31 Ocak 2011 Pazartesi

UYUMAYIN - IV --- Çift Yönlü Orta Saha


Futbolda son dönemde yaygınlaşan bir tabir var: Çift yönlü orta saha. İngilizce tabiriyle box-to-box miedfielder. Özellikle Galatasaray’ın arayıp da bulamamasıyla meşhur olduğu bu mevki takımın kalbi olarak da adlandırılabileceğinden çok büyük önem taşıyor. Liverpool’dan Steven Gerrard, Barcelona’dan Xavi, Interli Stankovic, Chelsea’den Lampard bu mevkide akla ilk gelen oyunculardan. Özellikle her zaman kazanmak için oynayan takımlar için hayati olan çift yönlü orta saha oyuncularının kalitelilerini bulabilmek maalesef çok da kolay değil.

Bu yazıda bu oyunculardan bu tarz oynayan 2 oyuncudan Arjantin’in Argentinos Juniors takımının 2 kaptanı Ortigoza ve Mercier’den bahsedeceğim. Şu anda Gaziantepspor forması giyen İsmael Sosa’nın eski takımı olan Argentinos Juniors’un orta sahadaki kalbi diyebileceğimiz bu 2 oyuncu da Arjantinli. Paraguay pasaportu da bulunan Ortigoza, Ekim 2009’dan bu yana Paraguay Milli Takımı için de oynuyor. Alan markajı ve müdahaleleri de iyi olan kaptan Ortigoza, pas yüzdesi ve kreatif özellikleri de hiç yabana atılmayacak bir oyuncu. Oyunu bırakmayı hiçbir zaman sevmeyen ve golü de düşünmeyi bilen Ortigoza’nın lider bir oyuncu olduğunu takımda daha tecrübeliler varken 26 yaşında kaptan olmasından da anlayabiliyoruz. Geçen sezon Arjantin Clausura’yı şampiyon tamamlayan Argentinos Juniors’ta bu başarıya 3 golle katkı yapan kaptan, sezonun genelinde ise 32 maçta 7 gol atmıştı. 1.80 metre boyunda olan Ortigoza özellikle penaltı vuruşlarındaki becerisiyle de dikkat çekiyor.

Aynı takımın 2. Kaptanı Mercier de en az Ortigoza kadar hatta ondan daha fazla mücadeleci bir oyuncu. Defansif yönü Ortigoza’dan kuvvetli, hücum yönü ise vasatın oldukça üstünde ama Ortigoza’ya oranla biraz daha zayıf. 30 yaşında, 1.85 boyunda olan Mercier’in bu kadar fizikli ve çok sert bir oyuncu olmasına karşın tekniğinin hiç de yabana atılmayacak seviyede olması oldukça şaşırtıcı.

Şu ana kadar Arjantin dışına çıkmayan 2 oyuncu için tek sıkıntılı nokta burası. Her ne kadar lider oyuncu da olsalar, yurt dışında başarılı olabilmek bambaşka bir konu. Yine de futbolunun olgunluk dönemlerini geçiren bu 2 kaptanın özellikle orta sahalarına merhem arayan kulüpler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bakarsınız bir gün ligimizi ziyaret ederler.

30 Ocak 2011 Pazar

12. Uluslararası U16 Ege Kupası

Manisa ili ve ilçelerinde düzenlenen 16 Yaş Altı Uluslararası Ege Kupası’nı Fransa kazandı. Son yıllarda Genç Milli Takımlarımızın merkezlerinden biri haline gelen Manisa kenti açısından hoş bir turnuva oldu diyebilirim. Futbol kamuoyunda çokça bilinmeyen Salihli, Soma, Kula, Saruhanlı gibi ilçelerinde 16 Yaş Altı da olsa uluslararası maçlara ev sahipliği yapması o ilçelerdeki futbolseverler adına da hoş bir ayrıntıydı.


Turnuvaya ev sahibi Türkiye’ye ek olarak, Ukrayna, Yunanistan, Danimarka, Fransa, İsviçre ve Çek Cumhuriyeti katıldı. Dörderli 2 grup halinde oynanan grup müsabakalarında 16 Yaş Altı Milli Takımımız, ilk maçında Danimarka’yı 4-2 yenerken Beşiktaş’tan son dönemin gündemde olan oyuncusu Muhammet Demirci (3) ve Bucasporlu orta saha oyuncusu Hasan Karakaş attı. ikinci maçımızda Yunanistan’ı Nürnbergli İbrahim Devrilen’in golüyle1-0 yenerken son maçımızda Ukrayna ile 0-0 berabere kaldık ve diğer grubun 1.’si ile final oynama hakkı kazandık.

Diğer grupta da Fransa tüm maçları domine etti ve sırasıyla Belçika’yı 4-3, Çek Cumhriyeti’ni 4-1 ve İsviçre’yi 2-0 yenmeyi başararak Manisa 19 Mayıs Stadı’ndaki finale geldi.

Finalin Manisa Merkez’de olması fırsatını kaçırmayarak bu finali izleme şansı yakalamak oldukça hoş oldu zira Fransa’nın sol forvet oyuncusu Hervin Ongenda’yı izlemek büyük bir zevkti. Ayağına aldığı her topta rakip oyuncuları hırpalamayı ve rahatlıkla geçmeyi başaran bir oyuncu Ongenda. Top ayağına öylesine yakışıyor ve yapışıyor ki, artistik hareketler yapmamasına rağmen rakip oyuncuları geçerken biraz da küçük düşürmeyi başarabiliyor. Aslına bakarsak bizim takımımızla Fransa arasında inanılmaz bir fizik farkı vardı. Takımımızın en fiziklilerinden Borussia Dortmundlu defans oyuncusu Onur Yıldırım dahi Fransızlar ortalama bir oyuncu görüntüsünde kalıyordu. Böylesine fizik farkının olduğu bir maçta denge beklemek çok zordu ve karşılaşmayı 5-1 kazanan Fransa kupanın da sahibi olmuş oldu.

Eğer Fransız oyuncuların yaşlarında bir problem yoksa 16 yaş gibi profesyonel futbola adım atmaya 1-2 yıl kalmış bir seviyede bu kadar fizik-kondisyon farkı bizim oyuncularımız açısından çok düşündürücü. 30 metrelik bir alanda 5 metre geriden gelip 5 metre öne geçen 2 oyuncunun aynı yaş kategorisinde olduğunu düşünmek ve bizim oyuncumuzun geride olan olması beni korkutmadı değil. Bu korkuyu özellikle Fransa’nın 2.golünde Rennes takımından Said Wesley’in Bursasporlu Batıcan Aday’ı rahatlıkla geçtiği pozisyonda maçı izleme fırsatı bulan herkes yaşamıştır diye düşünüyorum.

Bir diğer önemli nokta ise Galatasaray oyuncu izleme ekibinin başına getirilen Cüneyt Tanman’ı karşılaşmayı izlemek üzere orada görmek beni çok memnun etti. Genç ve potansiyelli oyuncuları 15-16 yaşlarında keşfeden ve bu yıldızları Avrupa’ya armağan eden kulüplerin (bunlara örnek olarak Porto, Ajax ve çoğu Fransız kulübünü verebiliriz) yolunda ilerleme zamanımız geldi de geçiyor. Umarım Tanman Ongenda’nın hanesine bir artı koymuştur.

Son dönemde iyice yaygınlaşan Avrupa’daki Türk futbolcular kervanına bu turnuvada da katılanlar oldu. Final maçında Milli Takımımıza karşı Fransa formasıyla oynayan Selim Kayacı, Danimarka’dan forvet Samed Barut ve Belçika’dan orta saha oyuncusu Muhammed Mert ile forvet Anıl Koç, Erdal Keser’in göz hapsine girmesi gereken yeni isimler. Final maçında izleme fırsatı bulduğum Selim Kayacı için bizim U16 takımımızda rahatlıkla oynar diyebilirim şimdilik.

Son olarak turnuva ödüllerini değerlendirerek bitirelim. Turnuvanın En İyi Oyuncusu ödülünü finalde gördüğüm kadarıyla Ongenda hak etti ancak ödül Muhammet Demirci’ye gitti. Final maçında sakatlık sebebiyle 30 dakika sahada kalan ancak takımımızın ve kendisinin mahkûm oyunu sebebiyle bir varlık gösteremeyen Muhammet’in grup maçları performansıyla bu ödülü aldığı açık. Ongenda’nın gönlü ise kendisine verilen En İyi Golcü ödülüyle alınmaya çalışıldı.

EYVAH EYVAH - 3


Yeni transferleri ve yeni stadyumuyla 2. yarıya umutlu bir giriş yapmaya çalışan Galatasaray’da şu an için değişen hiçbir şey olmadığı dün Bursa’da bir kez daha ortaya çıktı. 5 yeni transfere rağmen hala ilk tercih olan Ayhan Akman, yavan mücadelesiyle taraftarın artık neredeyse bıkma noktasına geldiği Barış Özbek ve bu isimlerin ilk yedeği olan Mustafa Sarp. Bu isimlerle Galatasaray’ın 2 yıldır en çok kanayan yeri orta saha. Ancak ne kadar transfer yapılırsa yapılsın ortada bu verimsiz oyuncular, özellikle Ayhan, oynamaya ve takımı baltalamaya devam ediyor. Galatasaray’da son 1-2 yılda isteneni veremeyen, takımı sürekli aşağıya çeken oyuncuları (Ayhan, Sarp, Barış, H.Balta, Ufuk) yakın gelecekte tek tek yazacağımdan bu futbolcularla ilgili derin eleştiriyi şu anda geçelim.

Elinde sadece Türkiye Kupası kalan ve bu yolla Avrupa bileti arayan Galatasaray, kupadaki Gaziantepspor eşleşmesi öncesi sıkıntılı görüntü vermeye devam ediyor. Elbette Galatasaray kadrosu şu anda bile konsantre olduğu bir maçı, özellikle Türkiye sınırları içinde, istediği şekilde tamamlama ihtimaline sahiptir ancak kupaya kadar 5 karşılaşma daha olduğu unutulmamalı.

Galatasaray’ın problemlerini kronik hale getiren asıl nokta ise takımdaki sıkıntıların kaynağının Teknik Direktör Hagi olmaması, olamaması. Keşke Galatasaray bütün bu puan kayıplarını Hagi dolayısıyla yaşamış olsa… O durumda bir çözüm bulunabilirdi. Frank Rijkaard örneğinde teknik direktör de en az yönetim ve futbolcular kadar saçmalamıştı, suçluydu. Ancak Hagi şu ana kadar saçmalama fırsatı dahi bulamadı desek yeridir. Misimovic olayının iç yüzünü tam bilmemekle beraber, takımın tartışmasız en önemli oyuncuları Arda ve Baros’un bitmeyen sakatlıkları, orta sahaya yapılmayan takviyeler, yerli oyuncuların bir türlü Galatasaray futbolcusu gibi oynayamaması, hakemler ve en önemlisi futbolu idare edenlerin çağın çok uzağında kalması Galatasaray’ı bitiren başat sebepler.

Sezon başından beri Galatasaray maçlarında yapılan hakem hataları, Galatasaray’ın zaten kötü olmasının da büyük etkisiyle hep gölgede kaldı. Tüm bunlara ek olarak Galatasaray Başkanı’nın belki de takımın düştüğü durumdan ötürü, çıkıp bu hataları dillendirmeye yüzü olmadığından hatalardan arınma şansı da olmuyor Galatasaray taraftarının. Bu saatten sonra, Galatasaray’ın bu sezon için elinde kalan 5 önemli Türkiye Kupası müsabakası olacak. Sezonun bunun dışında kalan kısmını ise yeni sezon öncesi planlamalar ve Türk Telekom Arena’ya alışmak oluşturacak.

Her ne kadar bu planlamaları yapacak olan isimler aynı olacağından, kimsenin çok güveni ve umudu olmasa da transfer sezonunun bitimiyle beraber Galatasaray’ı bu sezonun sonunda ve gelecek sezon neler bekliyor, daha net olarak görme fırsatı bulacağız diye düşünüyorum.

17 Ocak 2011 Pazartesi

TT ARENA ve BAŞBAKAN


Türk Telekom Arena’nın, Türkiye’nin en önemli spor tesisinin, açılışına Galatasaray veya Galatasaray’ın hazırladığı programların yerine Başbakan’a gösterilen tepkiler damga vurdu. Böylesine bir stadın açılması sırasında bu tarz tepkilerin verilmesi ev sahibi sıfatıyla Galatasaray taraftarına hiç ama hiç yakışmadı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın politikacılığı, parti genel başkanlığı sıfatları bu stadın açılışına karıştırılmamalıydı. Protestoların büyük bölümünün Başbakan’ın politik konumuna olduğunu düşünürsek bunun spora, Galatasaray kimliğine yansıtılması hoş durmadı. Üstelik 16-17 yıldır yapımı devam etmiş GAP Arena, Yeni Alanya Stadı gibi örnekler henüz açılmışken bu stadın 2-3 yıl gibi kısa sürede bitirilmesinde büyük rolü olan birine bu tepkilerin verilmesi hiç sık değildi.

Yapımı 310 milyon liraya tamamlanmış bu stat, çevresindeki düzenlemelerle 500 milyon liradan fazlaya mâl oldu. Ancak tepkilerden sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar olayı tamamen başka bir boyuta taşıyacak cinstendi. Yaklaşık 3-5 aydır kendi ağzından hiç duymamamıza rağmen çevresindeki bürokratlardan sürekli “Bu statta en büyük emek Başbakan’a aittir” tarzında ifadeler dinlemekten bu millet sıkılır olmuştu, burası çok açık. Bunun ötesinde tepkilerden sonra Başbakan’dan gelen “Bu stadın yapımında Galatasaray’ın bir kuruşu yoktur” ifadesi pratikte doğru görünmekle birlikte teoride o kadar yanlıştır ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın her zamanki gibi sinirlenince ne dediğini iyi etüt edememe problemini bir kez daha ortaya koymuştur. Galatasaray, rahatlıkla İstanbul’un göbeği diyebileceğimiz en merkezi yerinde, Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadı arazisindeki üst kullanım hakkından vazgeçmiş ve devlet bu araziyi ihaleye açıp satarak 416.5 milyon lira kazanmıştır. Herhalde devletin her işiyle çok yakinen ilgilenen Başbakan bu ayrıntıyı da unutmamış olsa gerek. Dolayısıyla “Stadın yapımında bir kuruş payları yok” sözleri Galatasaray açısından kesinlikle kabul edilemez.

Olayın bir diğer boyutu da Adnan Polat ve Galatasaray açısında yaşanıyor. Protestocuları bulup stada sokmayacaklarmış. Tepki göstermek dışında hiçbir hatası bulunmayan o taraftarları hangi gerekçeyle stada almayacaklar, çok merak ediyorum. Yapılanların hiç hoş olmadığını hatta statta çok emeği olan bir Başbakan ve kendisinin misafirimiz olduğu gerçeği göz önüne aldığımızda ayıp olduğunu dahi söyleyebiliriz. Ancak yönetimin suç işlemeyen bu kişileri stada almamak gibi bir lüksü yoktur, bunun böyle bilinmesi gerekir.

Olayın asıl komik noktasını da TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar oluşturuyor. TOKİ, Galatasaraylılığı ile övünen Eren Talu’nun eline yüzüne bulaştırdığı bu stadın inşaatını Recep Tayyip Erdoğan’ın emriyle kısa bir sürede bitirdi. Dolayısıyla TOKİ Başkanı sıfatıyla Erdoğan Bayraktar’ın da stadın yapımında önemli bir rolü var. Ancak stat açılışında yaptığı diyemeyeceğim yapma teşebbüsüne bulunduğu konuşmayla görüldü ki, Bayraktar asla iş bilen bir adam değil. Verilen işi yapacak bir görev adamı. Orada bulunma sebebi Galatasaray olan 40,000’den fazla kişiye Galatasaray yönetimini yeren bir konuşma yapmaya çalışmak ve yuhalanmak sadece ve sadece iş bilmeyen yöneticinin yapabileceği bir şey.

Son olarak da Başbakan’ın kimine göre yaptığı kimine göre yapmadığı ve sadece yanlışlıkla öyle anlaşılan “Daha bu stadın anlaşmaları yapılmadı, aman ha” tarzı açıklamaları var. Ben de bu açıklamaların yanlış anlaşıldığını düşünenlerdenim zira aksi bir durum bir Başkan’a asla yakışmaz sadece insanlık kalibresini ortaya koyar. Kısacası, Galatasaray Futbol Takımı, uzun yıllar Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena Stadı’nı evi olarak görecek. Umarım ki, dünyanın en iyi statlarından olan bu ortamda eski büyük başarılarını hatta daha fazlasını yaşayacak.

12 Ocak 2011 Çarşamba

ORASI BENİM EV'İM



Evden ayrılmak... Hiç yaşamadım bu duyguyu. Evden tekrar dönmek üzere ayrıldığım lise ve üniversite maceralarını saymazsak doğduğumdan beri aynı evde yaşadım, yaşıyorum görünen o ki yaşayacağım. Ancak evden ayrılmak, bir daha dönmemek üzere gitmek, akrabalarımız, komşularımız taşınırken yaşadığım, yarı oyun sandığım yarı hüzün hissettiğim o duygu değilmiş meğer. Dün ilk defa ayrıldım evim gibi gördüğüm bir yerden, dönmemek üzere. İnsana o kadar ağır geliyor ki, anlatılmaz. Daha modern, daha büyük, daha gösterişli bir eve geçiyoruz geçmesine ama… Büyüklerimizin 47 sene benim jenerasyonumun ise hemen hemen 16-17 yıl kahrını çeken bir mabede veda etmek çok zor. İyi ki isteyerek, rıza göstererek, daha iyi bir ortama kavuşmak için ayrılıyoruz bu sahneden, ötesini düşünmek bile yorar insanı.

Bu statta başından beri inanılmaz anılar biriktirildi. Baba Gündüz’e, Metin Oktay’a, Turgay Kaptan’a Tanju’ya Prekazi’ye, Simovic’e, Cüneyt Kaptan’a, Uğur Tütüneker’e… Hepsine sonsuz saygım var, Ali Sami Yen’i Ali Sami Yen yapan önemli unsurlar oldukları için. Ama bir de Ali Sami Yen’i benim için “EV’im” yapanlar var ki, hepsi evimizin birer büyüğü, ağabeyi sanki… Evindeki ailesinden farklı görmediği arkadaşları olur insanın. O arkadaşlarla her yer evin kadar sıcak evin kadar rahat gelir… Sami Yen’i EV, kendilerini ağabey yapan o arkadaşlara, belki çok da farkında olmadan sağladıkları bu ortam için, sonsuz teşekkür etmek gerekir bu veda anında. Evde kardeşlerin sevgisi birbirinden ayrılmaz lakin bazıları aradan sivrilir, daha ön plana çıkar. Benim evimde en çok Hakan Ağabeyim çıktı öne. Kral Hakan Şükür… Maç izlemeye başladığımda da gol atıyordu, son maçında da attı… Ayrı bir sevmemek mümkün değildir Kral’ı. Bugün ona kızanlar var… Onlar dahi zamanında besledikleri sonsuz sevginin kendilerine göre karşılığını alamamalarının sıkıntılarını yaşıyorlar. Kendilerine bile itiraf edemiyorlar belki ancak Hakan Şükür hala onların da evinin çok mühim bir parçası. Sonra Fatih Terim unutulur mu? Sokakta herkes bir futbolcu diye ortaya çıkarken bana “Ben Fatih Terim olacağım” dedirten birinden bahsediyoruz. Bir mekanı birisinin “EV’i gibi” yapabilmek için oranın önce senin evin olması gerekir. 11 yıl orada futbol oynamış, 6 yıl hocalık yapmış birinin gerçek evi olmuştur Sami Yen…


İlk kaptanım… Tugay Kerimoğlu… Gencecik yaşta çatır çatır kaptanlık yapmış... Altyapıdan, ocaktan, Sami Yen’den yetişmiş... Daha sonra L kategorisinde futbolcu da dense gidip İngiltere’de kral olmuş, dönmüş Sami Yen’de vedasını yapmış… Fenerbahçe ile adı geçince EV’inin, Sami Yen’in ortasında “Burada öleceğim” diyebilmiş bir ADAM. Kaptanlardan gidiyoruz ya, tabii ki Bülent Korkmaz… Hayatını adamak, Bülent Korkmaz ve Galatasaray ortaklığı için söylenebilecek bir söz öbeği. 1989 efsanesinden 2000 efsanesine o statta kalmış, sarhoşken evin nerede diye sorsanız “Mecidiyeköy’de” diyecek, evine kupa getirebilmek için kırık kolla sahada kalabilecek bir cengâver.

Bu EV sadece Türklerden oluşmuyor. Nice yabancıyı tek başına temsil eden, gelişiyle Türk futbolunun makûs talihini değiştirmiş Georghe Hagi’yi kim unutabilir? Pazuband takmadan kaptanlık nasıl yapılırı iliklerine kadar Hagi’den öğrendi Ali Sami Yen sakinleri. Evden gönderilecekken bir kaptanı sadece yanında oynamasıyla tekrar evine kazandıran, sadece bu bile yetip artarken bir de Kopenhag’da son penaltıyı sanki kendi Milli Takımı Dünya Kupası’nı kazanacakmışçasına kullanan Popescu... “Saracoğlu’nda bir Fenerbahçe galibiyeti için şampiyonluk vermeye razıyım” diyecek kadar amatör ruhuyla evine, evindekilere sarılan, bizden biri olup çıkan Mondragon… Galatasaray’ın badigardıymışçasına sahada duran Van Gobbel… UEFA’ya giden yolu açan Ümit Davala, evin ikizleri gibi birbirinin arkasını toplayan Ergün Penbe – Hakan Ünsal... Evin bücürü ama kesinlikle en çalışkanı Suat Kaya... Adı çıkmış 9’a inmez 8’e Arif Erdem…

Eğer Sami Yen evse ve evin sevinci, bireyleri birbirine en çok bağlayan şeyi golse buraya Super Mario Jardel’i eklememek olmaz. Çabuk ayrıldığı bu evde öylesine bir tat bıraktı ki, hala evin bir parçası. Tabii Galatasaray sadece bir futbol kulübü değil, bir kültür aynı zamanda. Bu kültürü, yönettiği bu eve inanılmaz güzel şekilde yansıtan ve dahası bunu muhafazakâr şekilde yapmayıp, Galatasaray adını dünyaya taşımayı başaran Faruk Süren de evin en önemli yapıtaşlarından. Bir itiraf da gelmeli burada: Bu EV her eşyasını tamir edebilecek güce, kudrete sahip ama sanırım Faruk Başkan bir istisna.

Elbette İstanbul dışında yaşamış biri olarak Sami Yen’i evim gibi görmemi sağlayan saha dışı faktörler saha içinden çok daha fazla. Babası futboldan zerre haz etmeyen 5 yaşında bir çocuğu her hafta sonu evinden alıp maç izlemeye götüren komşuyu, Mustafa Kipriksiz’i, “Ali Sami Yen’i EV’leştirenler” arasında saymamak olmaz. Mahallede her gün yapılan futbol sohbetleri ve kazanılan Avrupa maçlarıyla başlayan şuursuz mahalle turları. Mehmet Demirci’ye selam olsun…

Ve son olarak… Aile büyüklerinin bırakın futbolu, Sami Yen’in EV’leşmesini futbolsuz akşamları bayram gibi gördüğü biriyseniz eviniz ile EV’inizi kesiştirmeniz çok zordur. Gerçek ailemden bir şeyleri EV’im ile kesiştirmemi sağlayan, böylece gerçek bağlarla Sami Yen’e, Galatasaray’a bağlanmamda büyük rol oynayan kardeşim Gökhan Kahraman…

Böylesine bağlı olduğun bir evden bir daha dönmemek üzere ayrılmak gideceğin yer neresi olursa olsun iç burkucu. Galatasaray’ı ailesi olarak gören herkes gibi yeni stadımızı da evimiz belleyeceğiz elbet ama ilk göz ağrım Ali Sami Yen her zaman, benimle olacak. Sami Yen tüm dünyaya ders vermiş bir DEV. Benim içinse, yıkılsa dahi, her zaman sığınılacak bir liman, EV. Rüyalarda buluşmak üzere EV’im.

11 Ocak 2011 Salı

ÖMER REYİZ

video


Sabri Reyiz'den sonra bir de Ömer Reyiz var artık. Golü 2 saniye evvelinden bildiği için toplumuzda baştacı edilen Rıdvan Dilmen örneği yanıbaşımızdayken, bir golün "Yılın Golü " olacağını 4 ay önceden hem de hemen söyleyebilen Ömer Üründül, Ömer Reyiz'dir artık benim gözümde.

David Villa'nın futbolu bilen bir forvet olduğunu herkese hatırlatan ve 1950 yılında bireysel futbola tepki olarak dünyaya gelen kollektif futbolun yaratıcılarından Ömer Üründül'ün yorumlarıyla futbolseverler olarak zaman zaman eğlensek ve ilk etapta garip gelen ifadelerine anlık olarak kızsak da kendisinin birçok doğru yorumunu da görmedik değil. Ne diyelim, yürüyedur Ömer Reyiz!!!

9 Ocak 2011 Pazar

ALTYAPI A.Ş.

video


Gol %100 Florya ürünü. En az gol kadar katıksız Florya mahsulü Arda Turan ortalıyor, Aydın Yılmaz indiriyor ve gönüllerin tartışmasız reyizi Sabri Sarıoğlu harika vuruyor...

8 Ocak 2011 Cumartesi

ALANYA OBA STADYUMU


Ülkemizde stat yapımına verilen önem git gide artmaya başladı. Tesisleşmenin sporun ilerlemesinde en önemli maddelerden biri olduğunu göz önüne aldığımızda bu artan önem Türkiye’de sporun gelişimi adına umut verici. Yeni tesislerimizden biri de bugün Galatasaray – Hannover 96 maçıyla açılan Alanya Stadyumu. 15,000 kapasiteli yeni Alanya Stadyumu oldukça sade görünüme sahip, Alanya gibi yaklaşık 100,000 nüfuslu bir merkezin ihtiyacını fazlasıyla karşılayabilecek bir yapı. Her ne kadar bu ilçenin Spor-Toto Süper Lig ve Bank Asya Birinci Ligi’nde temsilcisi bulunmasa da yeni stadyumları ülkenin her köşesine götürebilmek oldukça önemli. Özellikle 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası’na çok iddialı bir şekilde talip olacaksak ülke futbolunun çıtasını daha yukarılara çekebilmek adına bu tar hamlelere ciddi ehemmiyet taşıyan birer yapı taşı gözüyle bakılmalı, bakılmaya devam edilmeli.

Stadın 16 yıldır yapımının sürmesi aslında büyük bir handikap. Ancak son 16 yılda ülkemizdeki hükümetleri ve ülkenin geçirdiği ekonomik süreçleri düşündüğümüzde fazlaca şaşırmamak gerekiyor. Statta tel örgü olmaması gerek görüntü gerekse medeniyet anlamında hoş bir ayrıntı. Ancak Türkiye’de hemen her statta yaşanan zemin sıkıntısı burada da dikkatimizi çekti. Sıfır bir stat olmasına rağmen zeminde problemler göze çarptı, zamanla düzelecektir diyelim. Antalyaspor Başkanı Hasan Akıncıoğlu’nun “Stadı olmayan bir kulübün başkanı olduğum için üzülüyorum” açıklamasının hemen ardından Antalya’nın ilçesi olan Alanya’nın böylesine güzel bir stada kavuşması da ilginç bir nokta. Son dönemde açılan Yeni Rize Stadı, GAP Arena, yenilenen Erzurum Cemal Gürsel Stadyumu ve 15 Ocak’ta açılışı yapılacak Türk Telekom Arena ile birlikte ülke futboluna yeni soluk getiren statlardan olan Alanya Stadyumu umarız önemli başarılara, önemli oyunculara tanıklık eder.

LIVERPOOL'UN ŞENOL'U


Geçen seneden beri istediği sonuçları alamayan Liverpool, bizdeki Galatasaray örneğinde olduğu gibi tamamen dibe vurmuş durumda. Rafael Benitez ile Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu kazanmasına rağmen özlediği Premier Lig şampiyonluğuna ulaşamayan ve göreve Roy Hodgson’u getiren Liverpool, Hodgson’u da 7 ay gibi bir süre sonra gönderdi. Takıma bir türlü neşteri vuramayan Hodgson’un gidişi çok fazla sürpriz sayılmaz. Geçen sene Fulham gibi başarı özürlü bir takıma UEFA Avrupa Ligi’nde final oynatmasıyla dikkat çeken Hodgson, Steven Gerrard ve saz arkadaşlarıyla bir türlü, Liverpool’un belki de şu anda en çok ihtiyacı olan, “baba-oğul” ilişkisini oluşturamadı, aynı Frank Rijkaard-Galatasaray ve Bernd Schuster-Beşiktaş örneklerinde olduğu gibi.

Hodgson’un gönderilmesinin hemen ardından takımın başına Kenny Dalglish’in getirilişi de yine bu sezonki Galatasaray’la tıpatıp aynı. Rijkaard’tan sonra takımın efsanesi Gheorghe Hagi’ye sığınan Galatasaray gibi Liverpool da belki de en büyük efsanesi olan Dalglish ile yola devam edecek. Bu birliktelikten çok büyük başarılar beklemek kolay değil. Dalglish’in en önemli görevi oyunculara ve taraftara hangi kulübün parçası olduklarını hatırlatmak ve yara sarmak. Eğer başarı emareleri gösterebilirse gelecek sezon göreve devam eder, aksi halde başka bir teknik adam Anfield’da yeni sezona merhaba der. Liverpool’un bu sezon tek şansı bir ihtimal başarılı kazanabileceği UEFA Avrupa Ligi olacak. Burada son 32 ve son 16 için çok da zor olmayan kuralar çeken Merseyside ekibi, bu turları geçer ve havasını biraz bulursa kazanma ihtimali olduğu tek kupaya uzanabilir.

Bu seneden sonra Fernando Torres hatta Kop’un saha içinde vücut bulmuş hali Steven Gerrard gibi oyuncuların takımdan ayrılma ihtimali de normalden çok daha fazla olacak. Zira DNA’larında Şampiyonlar Ligi olan bu isimler bu ligden çok da fazla uzak kalmak istemeyeceklerdir, özellikle Şampiyonlar Ligi için evini(A.Madrid) terk eden Fernando Torres. Şahsi olarak çok sevdiğim Liverpool’u bu durumda görmek hiç hoş değil. Marjinal büyüsü ve taraftarıyla başarıya alışkın olan Liverpool’un bir an önce eskiye dönmesi gerekiyor. Eskiye dönebilmek için de kendi içinden bir Şenol Güneş çıkarabilmesi… Kenny Dalglish Liverpool’un Şenol Güneş’i olabilecek mi, göreceğiz…

5 Ocak 2011 Çarşamba

NEREYE BAKIYOR BU ADAMLAR



Gökhan Zan transferi… Ardından Serdar Özkan’ın Galatasaray’a gelişi… Bunların ikisi de oyuncuların katıldığı kulüp olan Galatasaray’ın taraftarlarını rahatsız eden, ayrıldığı kulüp olan Beşiktaş’ın taraftarlarına ise “oh” çektiren transferlerdi. Gerçekten de oyuncuların transfer sonrası saha içi performansları bu beklentileri boşa çıkarmadı ve 2 oyuncu da şu anda Galatasaray’dan ayrılsa taraftarın ciddi anlamda rahatlayacağı konuma gelmiş vaziyette.

Peki, açıkça hata olduğu görülen bu transferlerin mimarı Galatasaray yönetimi, şimdi ne yaptı? Bir diğer ezeli rakibin, Fenerbahçe’nin, “illallah” ettiği Kazım Kazım’ı taraftarın günlerdir sürdürdüğü aleyhte kampanyaya rağmen takıma kattı. Henüz üzülen bir Fenerbahçeli, dahası sevinen bir Galatasaraylı görmedim. Fenerbahçe’nin oyuncunun Galatasaray’a gideceğini bilmesine rağmen aynı gün sözleşmesini feshetmesi de Galatasaray yönetiminin futbol anlamında iflas ettiğinin bir diğer kanıtı. Aslında benim eleştirim Galatasaray’ın futbol anlamında dibe vurması değil, her takımın kötü dönemlerinin olması bir yere kadar normal karşılanabilir, karşılanmalıdır. Burada en büyük itiraz yıllarca manevi, etik değerlerine önem veren bir camianın Kazım gibi Galatasaray duruşuna yakışmayacak bir transferin “denize düşen yılana sarılır” mantığıyla gerçekleştirilmesine.

Teknik - taktik analizine girilmeyecek transferler vardır; bu, Galatasaray tarihinde belki de bu analizin en gereksiz olduğu transfer... Uzun zamandır kısa kısa, azar azar bahsettiğim bir şey artık gün gibi ortada; 2011-2012 sezonunun sonuna kadar Galatasaraylı futbolda hiçbir başarı beklemeyecek. Kurumsal anlamda iyi işler yapan ancak Galatasaray Spor Kulübü’nün başlıca simgesi futbol takımını “bitiren” bu yönetimin görev süresi dolana kadar Jupp Derwall’e katılmak zor, çok zor. Ne demişti büyük usta: “Galatasaray adının olduğu her yerde umut vardır”.

4 Ocak 2011 Salı

LA LIGA'DA İLK YARI


La Liga’nın ilk bölümünü daha sağlıklı değerlendirebilmek için takımları Real Madrid-Barcelona ve diğerleri diye ikiye ayırmak gerekiyor. Her ne kadar, aralarında oynadıkları maç 5-0 Barca lehine sonuçlandığından Messi’nin takımının Real’den de ayrı bir grup olduğunu düşünenler olsa da Barca’nın sadece 2 puan gerisindeki Real Madrid de bana kalırsa Mourinho ve Cristiano Ronaldo ile şampiyonluk için Barcelona kadar şansa sahip. Bu iki takım da önüne geleni deviriyor geçen sezon olduğu gibi, bu noktada pek bir fark yok. Barca sahasında hiç beklenmeyen 2 puan kaybı yaşadı, Real Madrid ise sahasında tulum çıkarırken deplasmanlarda 7 puan kaybetti. Zaten başında Jose Mourinho gibi yaklaşık 8 senedir kendi sahasında oynadığı hiçbir maçı kaybetmeyen hocası olan takımın bu istatistiğine şaşırmamak gerek.

Bu sene Barca’ya göre yeni kurulan bir takım olmasına rağmen Real’in “Sezon sonuna kadar ben de varım” mesajı verebilmesi önemli. Zira Barcelona, futbolu uzay takımı tadına oynayabilen bir takım ve bunu da iki takımın Nou Camp’taki maçında çok net olarak gördük. Real Madrid’in kadro kalitesi ilk 11 bazında Barca’dan net olarak daha aşağıda. C. Ronaldo’ya çok bağımlı bir sistem ve bunun üzerine Mourinho imzalı 10 kişilik takım oyunu… Yalnız Ronaldo’nun kendine bağımlı bu sistemin hakkını sonuna kadar verdiğini ligde 17 maçta attığı 19 golden rahatlıkla anlayabiliyoruz. Higuain - Benzema ile oldukça eksik görünen forvet hattına bir oyuncunun gelmesi ve sakat Kaka’nın takıma dönmesiyle sezonun ikinci bölümünde hem lig hem de 6 yıldır çeyrek final dahi göremediği Şampiyonlar Ligi’nde daha dengeli bir Real izleyeceğimiz kanısındayım.

Barcelona ise kadro kalitesi noktasında Real’den farklı özellikler gösteriyor. İlk 11 oyuncuları inanılmaz kaliteli bir takım Barca, çok fazla yıldız oyuncusu var. Buna rağmen Real’de Ronaldo’nun üstlendiği lider rolünü sahada bölüştürmeyi çok iyi beceriyorlar. Dünyada gidecekleri her takımda süper yıldız statüsünde olacak Messi, Xavi, David Villa, Inista ve Pique gibi isimler yıldızların da takım futbolunun önemli birer parçası olduğunun en büyük göstergesi. Tabii burada bu isimlerin Villa hariç Barca altyapısı La Masia’dan çıkması bir tesadüf değil. Takımın başında da yine La Masia mezunu birisi (Pep Guardiola) var ve bu futbolcuların olaya ciddiyetini bir kat daha artırıyor. Ancak Barca’da ise ilk 11 dışındaki oyuncularda kalite sıkıntısı var. İlk 11’in dışında kalan isimler asla as oyuncular kadar umut vaat etmiyor. Uzun maratonda uzay takımını en fazla bu zorlayabilir.

Bu iki takımın dışında 3.lük ile başlayıp sonuncuya kadar giden ve “diğerlerinin ligi” diyebileceğim sıralama mevcut. Diğerlerinin liginin şu ana kadar lideri Villarreal. Villarreal’in bu sezonki performansıyla bulunduğu sırayı kesinlikle hak ettiğini söyleyebilirim. Hiç fena olmayan ve özellikle kendi sahasında coşan bir kadroları var. Ancak bitirici forvetleri Nilmar’ın sakatlığına dayanabilecekler mi, göreceğiz. Mehmet Topal’ın formasını giydiği Valencia da performansı takdir edilmesi gereken bir başka ekip. David Villa, David Silva, Alexis ve Marchena gibi oyuncuları kaybedip ilk sezonda çok büyük bir düşüş yaşamamak, Şampiyonlar Ligi’nde yola devam diyebilmek oldukça önemli.

Barcelona şehrinin “öteki” takımı Espanyol’un uzun bir zaman sonra atak yapıp Avrupa kupaları potasına girmesi mavi Katalanlar adına çok sevindirici. Bu formlarını sezon sonuna kadar sürdürmeleri zor olsa da özellikle Barcelona’nın her şeyi süpürdüğü bu dönemde dünyanın zindana döndüğü Espanyol taraftarı için biraz nefes alma fırsatı olarak değerlendiriyorum ben bu sezonu. Ligin 6.sırasında bulunan son UEFA Avrupa Ligi ve Avrupa Süper Kupası şampiyonu A. Madrid için altıncılık söz konusu unvanları ile birlikte değerlendirilince göze hoş gelmiyor. Ancak Atletico son yıllarda hiçbir zaman lig takımı olamadı. Belki 1-2 sıra daha yükselebilirler, hepsi o kadar.

Ligin bundan sonraki bölümünde bulunan ekiplerin durumu birbirine çok yakın. 7.sıradan 12.sıraya kadar tüm takımların Avrupa kupası şansı yadsınamayacak seviyede. Bu aralıkta bulunan Getafe, Bilbao, Mallorca, Sevilla, Sociedad ve Deportivo bundan sonraki performanslarına göre Avrupa bileti alabilir. Bu takımlar arasında Sevilla’ya ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 2004-2009 arası altın çağını yaşayan ve Avrupa futboluna ciddi anlamda tat katan Sevilla son 2 yıldır kabuğuna çekilmiş vaziyette. Bu tarz sürpriz takımların çıkışını seven ve hemen herkesin hoşlanacağı düşüncesini taşıyan biri olarak Sevilla’nın bir an evvel toparlanmasını hatta yeni Sevillaların türemesini istiyorum.

Bundan sonraki kulüpler ise düşme tehlikesini ciddi anlamda hisseden takımlar. Her ne kadar Hercules, Racing, Osasuna ve son hamleleriyle Malaga’nın düşme potasında yer almayacağını, bu kapışmanın sıcak olarak Levante, Zaragoza, Almeria ve S. Gijon arasında geçeceğini öngörsem de bu seviyedeki takımların belli dönemlerdeki form ve moral durumunun birçok şeyi değiştirdiği aşikâr. Düşme potasında da üstteki kadar olmasa da büyük bir çekişme var ve bu 8 takımdan ciddi sürprizler izleyebiliriz.