30 Eylül 2009 Çarşamba

BİTİK ŞAMPİYON


Aslında CSKA Moskova – Beşiktaş maçının tamamını izlemiş olmam ve maçla ilgili tespitlerimi anlatmam gerekiyor belki. Ama maalesef Beşiktaş’a 17 dakika dayanabildim. O dakikalarda skor olarak geride olması önemli değildi. Hatta Dzagoev’den attırılmasını ciddi bir şekilde tartışacağım ancak kurtarılması çok çok zor olan bir şut geldi ve gol oldu. Zaten kalede de uzaktan şutlarda gerçekten zaafı olan Rüştü varken bu topun gol olmamasını dilemek biraz güç. 17.dakikaya kadar Beşiktaş’ın Holosko ile yakaladığı çok net bir gol pozisyonu da olmasına rağmen şampiyonumuzdan herhangi bir umut ışığı alamadım ve aynı Liverpool maçında 2.golü yer yemez yaptığım gibi TV’yi kapattım. Karşılaşmanın bu bölümlerinde ahım şahım oynamadığı her açıdan belli bir CSKA karşısında dahi bir amatör takım edasında olan bir takıma, ülkemizi Şampiyonlar Ligi’nde temsil eden tek takımımıza dahi sabır gösteremedim. Dolayısıyla maç hakkında söyleyecek çok bir şey yok. Ben daha çok BJK’nın genel haline bakacağım. Maç öncesi “yenilirsek istifa edeceğim” tarzında açıklamalar yapma raddesine gelmiş bir teknik adamla bu maçlar kazanılamaz. Bu maçlar daha çok rahat takımların, rahat teknik direktörlerin, rahat futbolcuların maçları. Forvette oynatmaya mecbur olduğunuz. Yeteneğini tüm Avrupa’nın kabul ettiği ve en büyük yıldızınız olan Nişhat Kahveci rahat değilse bu maçı kazanamazsınız. Teknik direktörünüz, hatta asbaşkanının dahi istifasını istediği başkanınız rahat değilse bu maçlarda iyi sonuç alma ihtimaliniz yok denecek kadar az.
Aslında tam olarak izlemediği bir maç için çok bile yazdım, sözünü tutsun veya tutmasın Mustafa Denizli ile ilgili bir yazı yazmanın vakti çoktan geldi de geçmek üzere…

28 Eylül 2009 Pazartesi

GALATASARAY 1-1 ESKİŞEHİR ---- İLK KAYIP


Geçen haftaki zor gelen Kasımpaşa galibiyetinden sonra erkenden öne geçmenin ve bunu korumanın önemini anladığına inanıyordum maç öncesinde. Zaten Galatasaraylı oyuncular da bir an evvel skoru almak için oldukça hızlı başladılar. İlk golü bir hemen bulup daha sonra farkı artırarak rahatlamayı istedikleri belli oluyordu. Keita, Arda Nonda sürekli bir arayış içersindeydiler. Bu 3lüy Kewell entegre olamıyordu ve sadece bu 3lü de kapalı Es Es savunmasının arasında kimi ataklarda kaybolup gidebiliyordu. Özellikle Milan Baros’un yerine ilk 11’de başlayan ve tek forvet oynayan Nonda’nın sürekli orta sahaya yardıma gelmesi 3.bölgede Galatasaray’ı çok zor durumlara düşürüyordu. Oyunda kaldığı süre boyunca sürekli bunu yapan Nonda’yı birilerinin uyarıp uyarmadığını oldukça merak ediyorum.

Puan kaybı elbette olacaktı, hatta 7.haftada sadece 1 beraberlik almış olmak bence harika bir durum. Bu sonuçlarla lider durumda olamamak da bir o kadar şaşırtıcı. Fenerbahçe’nin çok garip maçlarla 7de 7 yapmış olması Galatasaray’ın başarısını gölgelemez. Ancak kadroda rotasyon adı altında bu kadar çok değişiklikler yapılması bir takımı yaralar. Tabii ki değişecek oyuncular olacaktır. Ancak defansta sakatlıklar olmasa Uğur Uçar’ı kulübede unutup sürekli Sabri’yi kullanırken Keita’yı veya Baros’u dinlendirmek pek de akıllıca değil. Özellikle Nonda gibi futbol hayatında büyük sakatlıklar geçirmiş ancak yeteneğinden değil sürekliliğinden şüphe duyulan bir topçuyu zorluk derecesi yüksek maçlarda ilk 11’de kullanmak da çok doğru değil. Nonda bu tip maçlarda 60-65 civarı oyuna girip kilit açacağı olarak kullanılmaya gerek yaşı, gerek yapısı bakımından daha uygun.

Maça dönecek olursak Keita’nın harika asistinde Nonda ile ilk yarıda golü buldu Galatasaray. Gol öncesi top çizgiyi geçti mi geçmedi mi tartışmaları için bir şey söyleyemeyeceğim. Zira ben tekrarlarda dahi karar veremedim. Hakeme de saygı duymak lazım. Aynı şey tersi bir karar çıksaydı da geçerli olacaktı. İlk yarıda hem baskılı oynayıp hem de skoru bulan Galatasaray’ın 2.yarıda daha rahat edeceği zannedilirken Galatasaray 2.yarı yalanları oynadı. Özellikle Eskişehir’in de futbol sahalarında ender rastlanan bir şans golüyle beraberliği bulmasıyla cesaretlenmesi ve oyuncu değişiklikleriyle oyunu daha sağlama alma düşüncesi Galatasaray’ı bu sezon hemen hiç kullanmadığı şişirme taktiğine döndürdü. Orta sahada Sarp ve Topal gibi 2 top kullanma yeteneği sınırlı oyuncunuz olunca da gerek bu taktikte gerekse pas yapmakta zorlanırsınız. Nitekim öyle oldu. Ben Rijkaard’dan Elano’yu veya hiç değilse Ayhan’ı oyuna sokma hamlesini bekledim. Ancak Dutchman hakkı da olmasına rağmen ne hikmetse bunu kullanmadı.
Bir paragraf maç bir paragraf eleştiri olarak gideceksek, Baros’un ilk 11’de olmaması ne kadar hata ise, onun oyuna girdikten sonra çok isteksiz ve kötü performansı da bir o kadar garipti. Yoklaro oynayan Harry Kewell’a o kadar süre sabredilmesi ne kadar hatalıysa, Avustralyalının çıktıktan sonraki mimikleri de benim için o kadar sürprizdi. Ve 8.5 m avro sayılan Elano’nun 90 dakika yedek oturması. Hadi 8.5 milyon avroyu ve Brezilya Milli takımına çağrılan bit oyuncu olmasını geçtim. İlk 11’de de başlatmayabilirsiniz çünkü geçen haftalarda çok yararlı da olmadı. Ancak böyle oyuncular az da olsa oynatılmalıdır. Böylece hem küsmez, hem de bir şekilde takıma daha kolay entegre olmaları sağlanabilir.

Sonuç olarak ilk puan kaybını 7. Haftada yaşadı Galatasaray. Taraftarın tek üzüldüğü nokta rakip Fenerbahçe’nin 7’de 7 yapmış olması. Yoksa bu başlangıç ayakta alkışlanacak kalitede. Ümit Karan’ın maç sonrası yaptığı “arkadaşlarım benim iç,in oynadı” açıklaması da oldukça lüzumsuz. Gönderilmesine içerlemiş beyefendi. Sanki geçen sezon 15 gol attı da gönderildi. Koskoca sezonda o kadar maç oynayıp tek golle buluşamayan bir futbolcu olduğunu attığı penaltı golü çabuk unutturmuş anlaşılan.

22 Eylül 2009 Salı

GARETH BARRY


Oyunun 2 yönünü oynayabilen orta saha oyuncularına büyük bir hayranlığım vardır. Başta bu grubun dinozoru Steven Gerrard olmak üzere, son birkaç yıldır Barcelona efsanesinin oluşmasında kurgusal olarak büyük pay sahibi Iniesta, Xavi Hernandez ve Chelsea’nin dinamosu Frank Lampard. İlk akla gelen isimler bunlar. Kime sorarsak soralım bu oyuncuları söyleyeceklerdir. Hatta Deco, Pirlo, Ze Roberto, Juninho, Lucho Gonzalez, Scholes, Appiah, Essien, Ramires gibi isimler 2 yönde de verdikleri harika performanslarla hafızalara kazınmıştır. Ancak ben bu yazıda en beğendiğim 5 çift yönlü orta saha oyuncusu arasında ilk 4’te saydıklarımla(Gerrard, Lampard, Xavi, Iniesta) birlikte yer alan Gareth Barry’den bahsedeceğim. Futbola başladığı Brighton kulübünden 1997’de Aston Villa’ya gelen Barry burada efsaneleşti. Herkes onu Villalı olarak tanıdı. Bu sezonun başında da futbola büyük yatırım yapan Manchester City’nin yolunu tuttu.

Bu kadar kısa süren teorik bilgiden sonra Barry’nin neden çok değerli bir oyuncu olduğunu incelersek; bir kere futbola defansın göbeğinde oynayarak başlamış bir futbolcu. Savunmanın inceliklerini adı gibi biliyor. Rakibin ataklarında nasıl pozisyon alınacağı, onları bozmak için ne yapacağı konusunda kompetanlık seviyesine gelmiş durumda. Bu mevkiden sonra sıra sol beke geldi. Orada da gayet başarılı bir biçimde oynadı. O mevkinin asıl özelliği hem bir central defender kadar iyi savunmacı olup, hem de hızlı bir şekilde atağa çıkarak hücumcuların yükünü hafifletmektir en basit şekliyle. Zaten iyi olan savunma özelliklerinin yanına hücuma hızlı çıkma kabiliyetini bu mevkide koydu Gareth Barry. Daha sonra biraz öne yani sol açığa kaydırdılar onu. Sol bek ve defansın göbeği arasındaki benzerlikler fazlaydı ama sol bekle sol açık arasındaki tek benzerlik ikisinin de sol tarafta olmasından ibaret. Sol açıkta oynarken hücuma hızlı çıkmak durumunda değilsiniz. Zaten hücumdasınız ve size gelen topları en doğru şekilde gol bölgesine yönlendirmekle mükellefsiniz. Özellikle kanat futbolunu çok seven İngiliz futbolunda hücumcu kanatların ne kadar hızlı olması gerektiği gün gibi ortadayken. Defans bölgesinde geçen yıllardan sonra bu bölgenin özelliklerini de bünyesine katan Barry son olarak şu anda oynadığı bölgeye yani orta sahanın ortasına geçti. İşte burası bir takımın kalbi. Oynayan oyuncuların hem hücum hem de savunmada iyi olması gerekiyor. Gareth Barry de futbol gelişim sürecine ihanet etmezcesine 2 yönde de çok iyi bir oyuncu. Belki ligde Steven Gerrard diye bir oyuncu olmasa onun yerinde Barry olabilirdi. Bu sezon futbola büyük paralar yatıran ancak Gerrard’ı alamayacağını da adı gibi bilen City, Barry’i alarak bana kalırsa çok da bir şey kaybetmedi. Mücadeleci ve akılcı futbol oynatmayı inanılmaz seven Rafa Benitez’in son 2 sezondur onu istemesinin altında yatan en büyük gerekçe Gerrard ve Barry’den oluşan bir orta sahanın karşı orta sahaya kaybetme ihtimalinin bulunmamasıydı. Gareth Barry oyundaki bu performansının yanında ölü toplarda da çok etkili. Kullandığı harika frikiklerin yanında çok da iyi bir penaltıcı.


Burada farklı bir boyuttan bakmak gerekirse Kaka, C.Ronaldo, Benzema gibi oyuncuları alarak ofansif yönde büyük atılım yapan Real defansif yönde Gago yerine Barry gibi bir oyuncuyu Lassana Diarra ve Xabi Alonso ile birlikte kullanıp çok dengeli bir orta saha kurabilirdi. İngiltere Milli Takımı’nda da Gerrard ve Lampard’a rağmen 31 defa oynadı.

28 yaşındaki Barry belki artık çok genç değil ama City gibi önümüzdeki yılların flaş takımı olma yolunda ilerleyen City’e çok yararlı olacağı ve adını çok daha fazla duyuracağı bir sakatlık olmazsa şüphesiz. 2010 Dünya Kupası’na katılmayı çok erken garantileyen Capello’nun milli takımında 2010 Dünya Kupası’na ayrı bir tat getirecek oyunculardan olmasını umuyorum.

21 Eylül 2009 Pazartesi

KASIMPAŞA 1 - 3 GALATASARAY -- NONDA > KASIMPAŞA + İLKER MERAL


“Daha maçın başında meydana gelen pozisyon maçı alt üst etti”. Yazının giriş cümlesi olmaya uygun olup olmadığı tartışılır ancak maçın cümlesi olduğu su götürmez. Hakem demeye dilimin varmadığı İlker Meral henüz ilk dakikalarda maçı maç olmaktan çıkardı. Vermediği penaltı ve kırmızı kartla Galatasaray’ın muhtemel golüne hatta 83 dakika 1 kişi fazla oynamasına mani oldu. Bu kararla sinirleri sonuna kadar boşaltılan Galatasaraylı futbolcular ilk yarıda istedikleri hiçbir şeyi yapamaz oldular. Kasımpaşa ise kendi sahasında oynamanın verdiği cesaretle belli ataklar geliştirirken bir anda Andre Moritz ile golü buldu. Aslında yazıya başlarken Frank Rijkaard hakkında bir şeyler yazmamız gerekirken İlker Meral maçın öyle bir önüne geçti ki bu bile sonraya kaldı. Forvette Baros – Nonda, ileride de Aydın, Kewell, Elano arasında bir tercih yaparsanız kimse çok bir şey söyleyemez. Ancak sağlamken Arda ve özellikle Keita yedek kalırsa işte o zaman büyük bir sorun var demektir. Keita gibi rakip yarı alanda bir takımı inanılmaz kolay ileri taşıyabilen bir oyuncu rotasyon, dinlenme gibi kelimelerin altında bankta oturtulamaz. Zira bu kadar kolay çalım atabilen tren gibi oyuncunun kenarda oturtulması elinde ne kadar iyi oyuncu olursa olsun takımın hücum gücünü belli oranda azaltır. Galatasaray da bundan önceki maçlarda çok alıştığı bu hücum gücünden yoksun olarak ilk yarıda çok zorlandı. Gol pozisyonuna da girdi ama baskı altında ve sinirli halde bunlar kolayca kaçırıldı. Özellikle ilk yarının son dakikasında Arda’nın kaçırdığı pozisyondaki vuruş şeklini kaptan bir daha hiçbir karşı karşıya pozisyonda tekrarlamayacaktır. Bu kadar baskı altında kaldı Galatasaraylı futbolcular, bunun baş müsebbibi de hakem Meral’di bana göre.

2.yarıda hatalarından arınmış bir Rijkaard vardı. Çünkü Keita’yı oyuna almış, hatta ileride daha da etkin olabilmek için Nonda’yı da kullanmaya karar vermişti. Maçtan sonra Nonda’nın hat-trick yapmasıyla, dikkatler Nonda’ya dönecektir büyük ihtimalle. Haklılık payı yok değil ama en büyük pay kesinlikle takıma getirdiği büyük dinamizm ile Keita’ya ait. Bu adam mümkün olduğu her durumda maça 11’de başlamalı. 2.yarıya bu değişikliklerle büyük baskı kurarak başlayan Galatasaray her an saldırmayı düşünüyordu. Ancak bu durumlarda orta sahada 2 ön libero olduğu zaman biraz aksama olabiliyor. Dolayısıyla bugün orada Ayhan sakat olmasa veya Barış oynasa Galatasaray emeline daha erken dakikalarda ulaşabilirdi. Kurulan inanılmaz baskıyla gelişen atakların birinde Keita’nın çok güzel ara pasında Nonda, kaleciyi de geçerek topu ağlara gönderdi. Bu gol Kasımpaşa’nın kilidini açmak için de çok büyük ehemmiyet taşıyordu çünkü her geçen dakika savunmayı daha moralli kılmakla birlikte beraberlikten ziyade aklında 2.galibiyet golü bulunan Galatasaray’ın işini de zorlaştırıyordu. Nitekim 88.dakikada günün biraz şanssız biraz beceriksiz ismi Arda’nın harika ortasında Nonda ile gelen gol tüm Cim-Bomluları sevince boğdu. Bu dakikadan sonra ne kadar teknik olduğu tartışılır direktörleri Yılmaz Vural tarafından ileri gönderildiler ve cezasını da Keita’nın pasında yine Nonda’nın golüyle çektiler. Bu gollerle Shabani Nonda da tamamında sonradan girdiği 3.lig maçında 5.golünü atmış oldu. İlk sezonki fena olmayan performansından sonra çok çok kötü bir 2.sezon geçirmişti Nonda. Gerçi geçen sene kim iyiydi diyebiliriz ama bu Nonda’nın çok kötü olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu sene nazar değmesin harika bir Nonda seyrediyoruz.


Bilet fiyatlarına büyük tepki gösteren Galatasaray başkanı Adanan Polat maçı Haldun Üstünel, Murat Yalçındağ ve Adnan Sezgin ile birlikte Galatasaraylı taraftarların arasında izledi. Keşke her maç böyle sıcak görüntüler olsa diyesim geldi açıkçası. Gollerden sonra taraftarlarla başkan kucaklaşıyor. Bundan daha ötesi var mı? Ayrıca bu maçın bilet fiyatlarını 120 TL yapan Kasımpaşa yönetimi futbol severlere bayram hediyesi vereceğine, onlar tarafından haklı olarak bol bol istifaya davet edildi. Galatasaray da Fener’den sonra 6/6 yaparak liderliği kolay kolay bırakmayacağını gösterdi. Çok uzun bir yazı oldu belki ama hakem Meral, Rijkaard, Keita, Nonda, başkan Polat, Kasımpaşa yönetimi ve 6.galibiyet ancak bu kadar satırda anlatılabiliyor.

20 Eylül 2009 Pazar

FOOTBALL MANAGER 2010 TÜRKÇE OLACAK! ANCAKKK!!!


Football Manager serisinin son oyunu FM 2010’un çıkmasına yaklaşık 1.5 aylık bir süre var. 30 Ekim gibi piyasaya çıkarılacağını daha önce blogda duyurmuştum. Ancak CM’nin Eylül’de hem de Türkçe full sürümle çıkmış olması birçok şeyi değiştirecek gibi gözüküyor. Yıllardır FM’nin üreticisi SI’a oyunun Türkçe olması için baskı kuran Türkiye Masası Turksportal, sürekli olarak oyunun Türkiye’de orijinal halinin çok az kişi tarafından oynandığı dolayısıyla Türkçe’nin oyuna eklenemeyeceği cevabını alıyordu. Buna karşılık Türk FMseverler, Türkçe eklenmesi halinde oyunu orijinal olarak satın alacaklarını iddia ediyordu. CM’nin yaptığı araştırmalarla oyunda en çok tercih edilen 10 takımdan 3ünün Türkiye’den(Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş) olduğunun anlaşılması onların Türkçe’yi tercih etmesine sebep oldu. Bu yolla SI Games’in de Türkçe’ye daha farklı bir gözle bakması sağlandı diyebilirim. Bu bağlantıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi SI Games demonun yayınlanma tarihine kadar Türk FMseverlerden 10000 adet söz yani imza istiyor. Bu imzaların sağlanması halinde demoya Türkçe dil desteği ve Türkiye Ligi’nin quickstartını ekleyecekler. Bir başka deyişle oyun Türkçe olacak ve Türkiye Ligi demoda oynanabilecek. Bunun ötesinde sözlerin tutulması yani imza verenlerin oyunu alması halinde de 30 Ekim tarihindeki full sürümde Türkçe yer alacak. FM’yi her zaman İngilizce oynamayı tercih eden ancak oyunu İngilizcesi olmadığı için çok verimli oynama imkânına sahip olmayan çok fazla arkadaşa sahip biri olarak, bu kampanyaya katılımın yüksek olmasını, bir an evvel 10000 sayısına ulaşılmasını istiyorum. Ayrıca oyun şu anda internette çeşitli mağazalarda 90 TL, STEAM'de 60 TL ve ZAVVI'de ise 43 TL civarına alınabilir. Son bir dipnot; oyunu 5 arkadaş birleşip alabilir. Zira verilen aktivasyon kodu hakkı 5 ve herhangi bir sıkıntı(format vb.) durumunda kodu deaktive ederek hakkınızın korunması da sağlanmış durumda.

Bağlantı adresi: http://www.turksportal.net/turkcefm/

19 Eylül 2009 Cumartesi

YILDIRIM DEMİRÖREN YETERRR!


Beşiktaş bence şampiyonluk yolunda ölüm kalım maçı olan karşılaşmada İnönü Stadı’nda Kayserispor’a 1-0 mağlup olarak daha 6.haftadan şampiyonluğa havluyu attı. 5.haftada liderin ve ikincinin 9 puan gerisinde kalan Beşiktaş bu hafta sonunda yüksek ihtimalle liderin 12 puan gerisinde kalmış olacak. Bu da hesap uzman(!) Mustafa Denizli’nin en fazla 3.lüğü hedefleyebileceğini işaret ediyor. Kadrolar açıklandığında Beşiktaş’ın bu kez taktik olarak tam olmasa da doğruya yaklaştığını düşünmüştüm. 4 defans önünde Ernst kanatlarda Tello ve Serdar, Tabata ileride de Bobo-Nobre ikilisi. Her ne kadar sol bekte Ekrem’in, sağ bekte İbrahim Kaş’ın olması, Holosko’nun ilk 11’de olmaması kesinlikle sorgulanacak tercihler olsa da bu doğruya yakın taktikle Beşiktaş’ın maçı götürme ihtimali yüksekti. Ancak maç başlayınca Mustafa Denizli’nin Tabata’yı forvet arkasında değil, Ernst’in yanında ön libero olarak oynattığını gördüm. Bu verilebilecek en yanlış kararlardan biri olmakla beraber Tabata’nın daha 2.maçından ıslıklanmasına sebep oldu. İlk yarıda Kayserispor oyunu tutma amacı güderken Cangele’nin top saklama özelliğiyle kontra pozisyonlar yakalamaya çalıştı. Cangele ayağında çok fazla top tutan bir oyuncu. Bu özelliği takımının atağa çıkmasına mani oluyor. İlk yarıda Bobo-Nobre ikilisini kanatlardan desteklemeye çalışan Beşiktaş’ta Serdar ve İbrahim Kaş’ın isabetsiz ortaları, Tello’nun da kanada inmemesi bu taktiğin işlerliğini 0’a indirdi. 2.yarıda da kapalı Kayseri savunmasını açmakta aynı taktiği kullanmaya çalışan Beşiktaş’ta Mustafa Denizli oyuna müdahale etmekte çok zayıf bir görüntü çizdi. Tabata’nın yerine oyuna giren Fink, Tabata’dan geride oynamasının yanında pas trafiğine de çok şey katacak bir oyuncu değil. Serdar-Nihat değişikliği biraz hareket kattı ama Nihat şanssız günündeydi. Son değişiklik hakkı için Holosko’yu kullanacağına yemin edebilirdim ama Denizli, Yusuf’u tercih etti. Zaten atağa çıkmayı çok fazla düşünmeyen Kayseri güçlü forveti Ariza Makukula’nın gerçekten çok güzel golüyle öne geçtikten sonra iyice yaslandı, hatta oyuncular garip bir şekilde her pozisyonda kendilerinin yere bıraktı. Kayseri’nin geriye yaslanmasıyla şuursuz bir baskı kuran Beşiktaş’ta bu son çabalarda gol getirmedi ve Beşiktaş şampiyonluk yarışına elveda demiş oldu.

Karşılaşma sonrası Beşiktaş taraftarı geçen hafta Ali Sami Yen tribünlerinden de duyduğumuz “Yıldırım Demirören yeter” repliğini sık sık tekrarladı. Demirören’in işi zor bundan sonra. Geçen sezon kazanılan 2 kupanın ardından daha 6.haftada kendi taraftarının desteğini kaybetti. Geçen sene 7.haftada göreve gelen Denizli de tam bir yıl sonra çok zor durumda. Hakem Bünyamin Gezer ise Beşiktaş tribünlerinin yoğun tepkisine rağmen kötü bir maç yönetmedi.

GÜNDEM ÜZERİNE


Blogda Google’dan kaynaklanan, belki sona ermiş belki de devam edecek bir sıkıntı söz konusu. Bu yüzden son zamanlarda çok yazı yazamadım. Bayram üstü bu fırsatı bulunca da hemen gündeme bir bakmakta fayda var. Gündem bu ara çoğunlukla 12 Dev Adam. Turnuva başından beri yazdığım yazılarda belirttiğim üzere her an her şey olabilir, bir anda tepetaklak olabilirdik. Nitekim 2 maçı üst üste son saniye üçlüklerimizin girmemesiyle kaybederek nasıl bir takım olduğumuzu bir kez daha göstermiş olduk. Bir maçı bir maçına uymayabilen bir takımımız var. Ve bu özellik bizim daha nice turnuvalar finallerden, şampiyonluklardan uzak kalmamızı sağlayacak gibi görünüyor. Gruptaki İspanya dâhil her maçı kazanmış durumda, son Slovenya maçında 19 sayı geriden gelerek maçı dengeye getirmiştik. Orada o maçı vermesek, bizden daha kaliteli bir kadroya sahip Yunanistan yerine Hırvatistan ile eşleşecektik ama olmadı. Yunanistan karşısında Devlerle cüceler oynasa dahi olmayacak bir rebound sayıları ortaya çıktı(Bir ara 22ye 4 tü). Hidayet gerçeği de turnuvaya damga vurdu. İlk 2-3 maç oynadıktan sonra takıma tam anlamıyla el freni olan bir Hidayet vardı. Kariyerine ismine hiç yakışmadı oynadığı oyunlar. İlk başlarda arkasına sığındığımız sakattı tartışmaları içinse madem sakattı bu kadar maç 30 dakikanın üstünde neden ve nasıl oynattınız sorusu gelmiyor değil insanın aklına. Ömer Aşık ise maçları takip eden sporseverlere tam anlamıyla bir sinir harbi yaşattı. Bir oyuncu nasıl oluyor da TBL gibi bir ligde oynayıp %20 ile serbest atış kullanabiliyor? Ömer’in bu sorunun kesinlikle üstüne gitmesi lazım. Artık hedefler 2010 Dünya Şampiyonası üzerine kurulu. Evimizde oynayacağımız bu turnuvada 2001 yılındaki çıkışımızı tekrarlamayı gönülden arzuluyoruz elbette ama kadromuz ve teknik heyetimiz ne yazık ki sınırlı. Bu turnuvanın başında yaptığımız gibi kapasitemizin kesinlikle üstüne çıkmamız şart.

Özellikle Hıristiyan futbolcular için Noel’e maç koymamaya özen gösteren federasyon bizim kendi bayramlarımız için aynı hassasiyeti göstermiyor. Bu Ramazan Bayramı’nda da lig maçları oynanacak. Hatta haftanın ilk maçında Trabzonspor, Antalyaspor’u mağlup etti. Trabzon için bir ara ayrı bir yazı yazacağım ama bu takımın sürekli galibiyet alması zor. 3 galibiyet 1 mağlubiyet 1 beraberlik şeklinde gideceklerdir. Ayrıca Beşiktaş – Kayseri maçı da bu akşam zevkli geçmeye aday. Fenerbahçe – İBB, Kasımpaşa Galatasaray müsabakalarının gollü ve izleyenler adına seyredilmesi güzel maçlar olacağını düşünüyorum.

18 Eylül 2009 Cuma

PANATHINAIKOS 1 - 3 GALATASARAY Harika Başlangıç


Atina’da sıkıntılı bir maç olacağı düşünülüyordu maç öncesi. Panathinaikos taraftarı her ne kadar coşkusuyla ünlü olsa da havanın kötü olması ve tribünlerin stadın bir olimpiyat stadı olması itibariyle sahaya uzak olması taraftar baskısını Galatasaray’ın üzerine bir nebze bile yansıtmadı. Bunu daha 5.dakikada bulunan gol zaten çok güzel açıklıyor. Galatasaray’a geldiğinden bu yana 40 küsur maça çıkan Milan Baros başarılı dribbling yapabildiğini ilk kez bu maçta gösterdi, hem de birkaç defa. Bunalrın ilkinde 5.dakikada Baros ile gelen top Elano tarafından ağlara gönderildi. Golden sonra, maç öncesi takımının fazla bir şansı olmadığını bilen ve maçı Türk – Yunan rekabetine çevirmeye çalışan Henk ten Cate, takımı biraz daha öne çıkardı. Galatasaray savunması ise başta Emre Aşık olmak züere oldukça iyiydi. Emre Aşık 35 yaşında olmasına rağmen harika işler yapmaya devam ediyor. Bugün bir tek kafa topunu rakibine vermedi, hem de rakibi kendisinden daha uzun ve atletik olmasına karşın. Emre Güngör ise Galatasaray’ın yumuşak karnı olmaya devam ediyor. Defansta sağlam ve geçit vermeyen bir oyuncu. Bunun yanında topu oyuna sokma konusunda da GS defansının en ince bilekleri açık ara ona ait. Tüm bunlara rağmen sakatlık sorununu bir türlü çözemiyor, ilk 11 başladığı maçlarda 20 dakika içinde çıkmak zorunda oluyor. Oyun disiplinini bozmasının yanında bir oyuncu değişikliğini de hep bu şekilde götürüyor. Devre arasında buraya Emre’nin yerine 1 takviye gerekebilir. Orta sahada Sarp – Topal ikilisi birlikte olunca top kazanmak çok kolay. Ama bu topları çabuk bir şekilde ileriye taşımak pek mümkün gözükmüyor. Her ne kadar GS orta sahasında banko oynayacak kadar kaliteli bir oyuncu olmasa da Ayhan iyileşince Topal’dan formayı kapacaktır. Elano yavaş yavaş takıma alışsa da savunma konusunda çok zayıf kalıyor. Normalde rakibini kovalayan biri ama Galatasaray’da bu özelliğini göremedik. 10 numara gibi oynadığı için belki de Rijkaard bu görevi yüklemiyordur diyeceğim ama 2 metre ötendeki adamı da rahatsız etmemesini söylemiyordur herhalde. Arda, Servet, G.Zan, Ayhan gibi eksiklere rağmen Atina gibi zorlu bir deplasmanda gruba 1.torbadan giren Panathinaikos önünde alınan bu galibiyet daha ilk maçtan biraz garip olacak ama GS’nin gruptan zorlanmadan çıkacağını ortaya koydu. Özellikle Harry Kewell, Elano gibi isimlerin oyuna çok fazla katkı vermediği bir ortamda.

Genel olarak Sabri, ters kanatta oynayan Uğur, Milan Baros iyiydiler. Leo Franco ve Emre Aşık harikaydı. Özellikle Emre sahanın en iyisiydi. Galatasaray’ın çok çok iyi oynamadığı bu maçları kazanması şunu gösteriyor; rakiplerinin gücü Galatasaray’ın gücüne yetmiyor. Aynı seviyede, hatta Galatasaray’da daha iyi bir performans çıkarılsa bile Galatasaray rakiplerini rahatça ekarte edebiliyor. İyi rakiplerle oynanmadığı tezi de Beşiktaş ve Panathinaikos maçlarıyla çürümüş oldu. Frank Rijkaard ve ekibini bu başarılı başlangıçları dolayısıyla ne kadar tebrik etsek az. Şimdi yapılacak şey, gruptaki hemen her maçı kazanarak hem takım hem de ülke puanımızı oldukça yukarılara çekmek. Son olarak Pana seyircisi kalecisini sürekli protesto etti ama kalecinin gollerde yapacak çok bir şeyi de bana kalırsa yoktu...

15 Eylül 2009 Salı

LÜTFEN SAHA İÇİNE ten CATE

Rijkaard ve ten Cate

Perşembe akşamı takımının kendi evinde oynayacak olmasına rağmen çok zorlanacağını anlayan Panathinaikos teknik direktörü Henk ten Cate, işi başka boyutlara çekmeye çalışmaya başlamış bile. Bunun Türk – Yunan maçı olduğunu hatırlatmış Yunana basınına yaptığı açıklamada. Amacı Panath taraftarını gaza getirip, stadı doldurmalarının yanında çılgınca destek vermelerini sağlamak. İnsan biraz utanır diyeceğim, hiç olmazsa yanında çalıştığın esaki hocan Rijkaard’a uygulama böylesine modası geçmiş taktikleri. Gerçi ten Cate açıklama yapmasa bile Yunanların bu maçı çok fazla önemseyeceği, stadı tamamen doldurup, inanılmaz bir destek verecekleri muhtemel ancak bu tip açıklamalar futbolda tansiyonu yükseltmekten, futbol harici şeyleri öne sürmekten başka hiçbir şeye yaramıyor. Maç günü hem Galatasaray hem de Fenerbahçe ile ilgili bir yazı yazarız herhalde.

Bu arada Şampiyonlar Ligi de başlıyor. Beşiktaş, Manchester United ile oynayacak. Bence Beşiktaş için çok zor maç. Zaten gidişatları da hiç iyi değil. Kazanırlarsa Fenerbahçe’nin 2 yıl evvel Inter maçında yaptığı gibi büyük bir ivme de yakalayabilirler. Kaybederlerse zaten muhtemel sonuç, önlerindeki maçlara bakarlar. Diğer maçlarda ise Juventus- Bordeaux ve Marseille- Milan mücadeleleri zevkli olmaya aday gibi. Bu sene Rubin Kazan’ın ilk kez katıldığı bu ligde Inter, Barca, Dinamo Kievli grupta neler yapabileceğini görmek de oldukça zevkli olacak. Bundan sonra maçlar iyiden iyiye sıklaşacak. Çok sıkı ve zevkli bir takvim bizi bekliyor.

TÜRKİYE 69 - 64 SIRBİSTAN


Çok yürekten oynadınız 12 Dev Adam. Bakın iyi oynadılar diyemiyorum ama çok yürekten bir oyun ortaya koydular. Uzatmaya gitmiş bir maçta 69 sayı atmak ne kadar kötü bir performanssa, rakibi 64 sayıda tutmak da en az bir o kadar harika. Bu arada maçın 64-64 bittiğini ve Sırbistan’ın 5 dakikalık uzatma bölümünde bizim çemberimizle hiç haşır neşir olamadığını da belirteyim. Genç bir kadroyu NBA patentli pivot Krstic’in etrafına serpiştiren Sırplar, bu yüksek enerjiyi bugüne kadar çok iyi kullandı. Gerek 3 sayılık atışlarda gerekse savunmada bugüne kadar oldukça başarılıydılar. Bizim milli takımımız da 2001 yılındaki teknik kapasitesi yüksek basketbolunu 2006 yılının mücadeleci kimliğiyle birleştirmiş bir şekilde geldi bu maça kadar. Bu maçta da aynı tempoyu aynı kararlılığı sürdürmemiz halinde maçı kazanmamız çok yüksek ihtimaldi. Zaten farkın 10 sayı gibi bir bareme çıktığı anda genç ve tecrübesiz Sırplar bocalayacaktı ama bir türlü o kadar açamadık farkı. Maça en ideal 5’imizle başladık. Özellikle Ömer Aşık’tan çok verim alırken, Sırplar’ın bu oyuncuyu sık sık faul çizgisine göndermesi planlarımızı bozdu. Ömer Aşık serbest atışlarda oldukça kötü günündeydi ancak uzun bir oyuncu da olsa bu atışlara çok iyi çalışması, en kötü gününde bile olsa %35-40 düzeyinde bir isabet bulması şart. Kerem Tunçeri’nin takımı iyi organize etmesiyle maçtan kopmadık. Ancak yıldızımız Hidayet Türkoğlu’nun 17 de 1 gibi inanılmaz kötü bir isabetle oynaması bizi oldukça zor duruma düşürdü. Asıl şaşılacak şey ise bu kötü performans bile bir oyuncuyu benche çekmeye yetecekken Hidayet’in bir de sakatlığı vardı. Ancak Tanjevic Hidayet’i maçın neredeyse tamamında sahada tutarak ona güvendiğini göstermiş oldu. Hidayet’in bir an evvel bu güvene dönüt vermesi gerekiyor.

Diğer güvendiğimiz oyuncu Ersan ise 20 sayının üstüne çıkarak çok iyi bir performans gösterdi. Aslında oynayanların hepsi Hidayet dışında çok iyiydi. Tanjevic, Barış Hersek, Bekir Yarangüme, Engin Atsür’e şans vermedi, Hidayet de 0 olunca biraz 8 Dev Adam konumunda gibiydik aslında. Bunu da pota altında yaptığımız harika savunmayla kapatmayı başardık. Aslında başka bir milli takım olsa şampiyonluğa gittiğini söyleyebilirdim ama bizim takımın maçı maçına uymaz. O yüzden biraz daha beklemek gerekli. Yarın Slovenya ile grup birinciliği maçına çıkacağız. Bu kadar maçı kazandıktan sonra son hamleyi de iyi yapıp diğer grubun nispeten zayıf bir takım olacak 4.süyle eşleşebilmek çok büyük önem arz ediyor. Tebrikler Dev Adamlar, önümüzdeki maçlarda da aynı şekilde devam etmek ümidiyle…

13 Eylül 2009 Pazar

BURSASPOR 0 -1 FENERBAHÇE


Bu senenin rengi daha 5.haftadan belli oldu. Galatasaray ve Fenerbahçe kaçacak, diğerleri kovalayamayacak bile. 5 haftada 15 puan toplayan iki takımdan sonra gelen Eskişehirspor ile şimdiden 6 puanlık bir fark oldu bile. Geri kalan 16 takım kendi aralarında bir başka lig oynayacak gibi gözüküyor. Karşılaşmaya gelecek olursak Fenerbahçe için en zorlu 2-3 deplasmandan biriydi Bursa. Bunu da kayıpsız atlattı. Maçın başında aslında daha etkili olmaya çalışan taraf ev sahibi Bursa’ydı. Fakat bu baskını çok fazla şuurlu olduğunu söyleyemeyiz. Orta sahada Ergic ve Batalla gibi teknik kapasitesine güvenilebilecek oyuncular olmasına karşın, kanatlardan gelen ortalarla gol aramaya çalıştı Bursaspor. Solda Volkan, sağda ise Turgay ve Ali Tandoğan’ın çok da isabetli ortalayan isimler olmadığı bilinirken seçilen bu strateji dakikalar geçtikçe Fenerbahçe’nin bu baskıyı bir şekilde üzerinden atıp oyunu dengelemesini engelleyemedi. Gelen Bursa ataklarını ve yapılan isabetsiz ortaları gören Fenerbahçe cesaretlenerek rakibinin üzerine gitmeyi düşünebildi. Oyun orta sahada kilitlenirken yalancı da olsa baskı yiyen Fenerbahçeliler sinirlenerek sırayla kart görmeye başladılar. Kart sayısının fazlalığı Fenerbahçeli taraftarları kızdırdı belki ama dikkatli bakıldığında hemen her kartın haklı olduğunu göreceğiz. Maç iyice denge halindeyken, golcü kimliğiyle tanınan Bulgar milli kaleci Ivankov büyük maçlarda yaptığı hatalar zincirine yeni bir halka ekledi. Kullandığı aut atışı kısa düştü, gelişen Fenerbahçe atağında Alex çok akıllı bir vuruşla topu ağlara gönderdi.
Tümünü Yasla
Gelen bu golle 2.yarının çok daha zevkli geçeceğini tahmin ediyordum. Zira Bursaspor artık iyiden iyiye gol arayacak, Fenerbahçe ise Kazım ve Güiza gibi hızlı isimlerle çabuk hücumlar arayacaktı. NE hikmetse Ertuğrul hoca topu kanatlara yayıp orta ile gol arama taktiğinden vazgeçmedi hem de tüm maç boyunca. Oyuncular değişti, atakların yönü değişti ama taktik değişmedi. Hatta forvet Sercan bile topu alıp kanada taşıyıp gitmeye çalıştı. Oysa Lugano ve Bilica’dan oluşan nispeten ağır Fener defansının arkasına Sercan, Volkan gibi hızlı oyuncuların kaçması Bursa adına çok net gol pozisyonları oluşturabilirdi. Bunları bulamayan Bursa kalesinde net pozisyonlar gördü. Bunları da Güiza ve Kazım değerlendiremedi. Bu arada Daum’un Semih ile olan ilişkisini anlamak mümkün değil. Golcü oyuncu artık iyiden iyiye pas tutmaya başladı. Oynamayacaksa ayrılsın gitsin.

Fenerbahçe çok zorlu bir maçtan 3 puanla ayrılmayı başararak Galatasaray’la savaşabileceği kadar savaşacağını açıkça gösterdi. 10.haftada birbirleriyle oynayacakları müsabakaya kadar puan kaybedip kaybetmeyeceklerini oldukça merak ediyorum.

12 Eylül 2009 Cumartesi

GALATASARAY 3 - 0 BEŞİKTAŞ


Derbi öncesi herkeste bir yağmur beklentisi vardı. Meteorolojiden gelen haberler yoğun bir yağış olacağı şeklindeydi. Hatta 2 kulüp arasında bir yağmurluk yarışı da doğdu bu sayede. Ama karşılaşma öncesinde herhangi bir yağış gerçekleşmedi, zeminin de harika olduğu bir halde maç başladı. Herkes Galatasaray’dan erken bir gol ve rahat bir galibiyet bekliyordu. Gerçekten de gol gecikmedi. Bu sezon asist yapmak artık kanına işlemiş olan Arda Turan yine bir kornerde harika kesti, kaleci Rüştü’nün bariz hatasıyla topla buluşan Mustafa Sarp Galatasaray’ı henüz 4.dakikada öne geçirdi. Golden sonra Galatasaray’dan çok rahat futbol ve vurucu ataklar beklemeye başlamıştım. Ancak Galatasaray daha kontrollü oyuna dönerek Beşiktaş’ın pas yapmasına izin verdi. Mustafa Denizli’nin ilk 11’de garip bir şekilde Yusuf ve Tabata’ya yer vermesiyle Beşiktaş zaten pas yapabilecek bir tertibe sahipti. Ancak forvette tek başına görevlendirilen Nihat’ın yapısı bu oyun tarzına hiç uygun olmayınca bu paslar amacına ulaşamadı. Galatasaray ise ender de olsa rakip kalede etkili oldu. Bu atakların organizatörlüğünde Kader Keita vardı. Fildişili oyuncu rakip savunmayı çok rahatsız etti, rahatça ortalar yaptı. İlk yarı Serdar Özkan’ın net bir pozisyonu harcamasıyla 1-0 sona erdi.

Mustafa Denizli devre arasında yaptığı yanlışların farkına vardı Bobo’yu oyuna aldı ancak Fink’i oyuna almasının çok gerçekçi bir mantığı olduğunu kolay kolay kimse açıklayamaz. Galatasaray ise aynı 11 ile oyuna başladı. Çok baskılı bir oyun oynanmasa da Rijkaard sonuçtan ve Beşiktaş’ın kaleden uzak tutulmasından memnundu. Özellikle Sabri’nin ekstra oyunuyla Keita’ya destek vermesiyle Galatasaray sağ kanatta daha rahatladı 2.devre. Keita’nın 64.dakikada önce sağ kanat ardından da sol kanatta defansa gelerek rakip atağı engellemesi takdire şayandı. Bu maçta Hakan Balta ise çok aksadı. Hızlı Serdar Özkan savunmanın arkasına çok kez sarktı ve hemen hepsi tehlikeli oldu. Son vuruşlarda oldukça beceriksiz olan Serdar Beşiktaş’ın az olan umutlarını söndürmüş oldu. Bunu söylerken Serdar’ın BJK’nın en çalışan oyuncularından olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim. Tam Beşiktaş’ın saldırma dakikaları gelirken Galatasaray yine Rüştü’nün hatasında skoru 2-0’a getirdi. Burada golü atan Baros’a parantez açmakta yarar var. Gol öncesi hiçbir şey yapmadı. Rakibi bozma çabası bile oldukça yetersizdi. Nitekim Rijkaard da tam onu çıkarıp Nonda’yı oyuna alacaktı ki Baros golü attı. Godlen sonra kararını değiştiren Hollandalı Barış’ı oyuna alarak Keita’yı çıkardı. Burada Keita yerine fiziken oldukça düşen Kewell’da çıkabilirdi. Bu golden sonra oldukça rahatladı Galatasaray. Zaten Beşiktaş da oyunu salmış gibiydi. 3.golün gelmesiyle tribünler iyice coştu. Burada Elano’nun iyi ortası, Harry Kewell’ın harika pası ve Baros’un güzel golü görülmeye değerdi. Kaptan arda Turan için de birkaç şey söylemek gerekirse; ilk kez kaptan olarak çıktığı derbi de yaptığı asist dışında ne yazık ki oldukça pasifti. Bunda milli takımda üst üste 2 maç oynamasının yorgunluğunun yanında yine milli takım orijinli moral bozukluğunun da payı olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak Galatasaray 5 te 5 yayıp yoluna devam ederken, “Galatasaray ciddi bir rakiple karşılaşmadı” diyenlere de bir anlamda cevap vermiş oldu. Beşiktaş ise henüz 5.haftadan liderin 9 puan ardına düştü. Son şampiyon, Mustafa Denizli’nin yanlış kadro seçimlerinin ve oyuncuların da eskisi kadar istekli olmamasının zararlarını daha uzun haftalar çekecek gibi gözüküyor.

TÜRKİYE 63 - 60 İSPANYA


Karşılaşmaya 2 takımda oldukça dengeli bir biçimde başladı. Kerem Tunçeri’nin etkili oyunu ve arkadaşlarını başarılı bir şekilde idare etmesi oyunun başında İspanya gibi bir takıma karşı en büyük silahımızdı. Maçı kazanmamız için uzunlarımızın göstereceği performans belirleyici olacaktı. Dolayısıyla Ömer Aşık’tan da ilk periyotta gelen harika performans, yaptığı smaç şovlar rakibinin uzunlarının dengesini bozan faktörlerdi. Hastalığına karşın tüm özverisini sahaya veren Ömer Onan hücumda çok fazla etkili olamasa da savunmada müthiş bir gayretle oynadı. Zira tutmaya çalıştığı adam Navarro’ydu. İspanya’nın maestrosu pozisyonundaki Navarro ilk yarıyı sayı atamadan kapattı. İçeride Pau Gasol ve saz arkadaşlarının etkinliğini en aza indirgemeyi de başardığımızdan en önemli silahlarımız Hido ve Ersan’ın devreye girmediği ilk devreyi önde kapatmayı başardık(36-34). 2.yarıya İspanya daha istekli, arzulu, tempolu başladı. İlk yarıda beklenmedik şekilde kötü oynayan 18lik genç oyun kurucu Ricky Rubio bu devrede genelde kenarda olacaktı. Oyun kurucu pozisyonuna Navarro’yu çekerek takımın ritim bulmasını isteyen koç Sergio Scariolo, bu teşebbüsünde çok başarılı olamadı. Kerem Tunçeri iyi performansına 2.yarının başında devam ederek bizi oyunda tuttu. Garip bir şekilde ilk yarının iyileri Kerem, Ömer Onan ve Ömer Aşık, 3.periyodun 2.yarısından genelde benchte oturdular. Bunların yerine Semih Erden, Ender Aslan, Engin Atsür, Sinan Güler daha çok dakika aldı. Özellikle Semih Erden, Ömer Aşık’ın ilk yarıdaki performansını hiç aratmayarak İspanyolların uzunlarına sahayı dar etti. Özellikle maçın sıkıştığı son anlarda oyuna tekrar giren Hidayet, hafif sakatlığının da etkisiyle verimli olamadı. Son 12.3 saniyeye 1 sayı önde giren 12 Dev Adam’da içeri giren Raul Llull’u egzantirik bir biçimde bloklayan Ömer Aşık – Ersan İlyasova ikilisi karşılaşmanın kazanılmasında büyük pay sahibi oldu. Bugün adına en üzücü nokta Ender Aslan’ın yüksek 3lük yüzdesinin(%72) düşmesi oldu.

Artık hedefler tamamen grup birinciliği ve böylece diğer grubun 4.sü ile eşleşme üzerine kurulu. Gruptaki 2 maçımızdan alınacak 1 galibiyet bize bu büyük hedef için oldukça yeterli.

GÜZEL BİR GÜN OLSUN

Bugün 2 çok önemli maç var Türk sporseverler için. Önce ilk grubu 3 maçta 3 galibiyetle kapatan 12 Dev Adam son Dünya Şampiyonu İspanya karşısında namağlup seriye devam etmeye çalışacak. Akşam 21.00’da da Ali Sami Yen Stadı’nda sezona harika transferler ve en az bir o kadar harika sonuçlarla giren Galatasaray, geçen sezonun çifte kupalı şampiyonu Beşiktaş’ı ağırlayacak.

Öncelikle erken(16.45) oynanacak Türkiye – İspanya maçına baktığımızda, karşımızda kesinlikle çok çok iyi bir kadro var. Hatta bizden daha iyi olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Oyun kurucuları Jose Calderon kadroda olmasa da 18 yaşındaki Ricky Rubio, Rudy Fernandez ve tabii ki Pau Gasol çok önemli oyuncular. Oyunu istedikleri zaman rahat domine edebilen yapıları, çok ince bilekleri var. Bu kadar teknik bir takım olmalarına rağmen savunma sertliğini de rahatça sergileyebiliyorlar ve uzunları oldukça etkili. İlk grup maçlarında kendilerinden beklenen performansı ortaya koyamadılar ve Sırbistan’dan sürpriz bir mağlubiyet aldılar. Bu bizim için avantaj olduğu kadar dezavantaj da teşkil edebilir. Zira, son Avrupa Şampiyonası’nda ABD asıllı Rus guard J.R. Holden’ın son saniye basketiyle kaybettikleri kupayı bu kez kesinlikle kazanmak istiyorlar. Bizim cephemizde ise olay biraz farklı. İspanyollar bizden daha kaliteli bir takım olabilir ama biz de takım olma yolunda inanılmaz ilerledik. Ayrıca bu turnuvada konsantrasyonumuz da çok üst seviyede. Yoksa serbest atış yüzdesinde birinci sırada olmamız nasıl açıklanabilir ki? Bugün her zaman üst düzey katkı vermeleri mecburi olan Hidayet ve Ersan’a en az bir kısa, iki uzunun katılması gerekiyor galibiyet için. Bu sayılar çok abartı değil. Ender ve Oğuz turnuva başından beri bu görevi layıkıyla üstlendiler, Ömer Aşık da son Polonya maçındaki performansını sahaya yansıtabilirse en azından başa baş bir oyun olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten bu maçı kazanırsak artık tüm hedefimiz 2.grubu da 1.bitirerek diğer grubun 4.sünü beklemek olacak.


Bu karşılaşma bittikten sonraysa tamamen derbi düşünülmeye başlanacak. Lige fırtına gibi giren ve 4 te 4 yapan Galatasaray evinde 4 maçta 6 puanı olan Beşiktaş’ı kesinlikle yenmek isteyecektir. Zaten Beşiktaş bu karşılaşmadan eli boş ayrılırsa daha 5.haftadan 9 puan geriye düşmüş olacak. Karşılaşma sırasında yoğun bir yağış bekleniyor. Gerçi üstü yeni kapatılan Alpaslan Dikmen(Eski Açık) tribününün ev sahibi tarafında oturacak olan Galatasaraylılar şanslı. Misafir tarafında henüz çalışmalar tamamlanamadı, Galatasaray yönetimi de BJK taraftarına hem bu maçın hatırası hem de hava koşulları karşısında koruyucu olması maksadıyla yağmurluk dağıtacağını açıkladı.


Kadrolara gelirsek Beşiktaş’ın başında Mustafa Denizli varken muhtemel bir kadrosu olacağını zannetmiyorum. Denizli, her an lüzumsuz kadrolar çıkarabilecek yapıda bir teknik adam. Orta sahayı kalabalık tutacağını, ileride Nobre veya Bobo’yu hızlı bir forvetle(Nihat veya Holosko) desteklerken bunları da Tabata ile beslemeye çalışacağını düşünüyorum ama dediğim gibi Denizli’nin ne yapacağı hiç belli olmaz. Galatasaray cephesinde de bu anlamda görüntü çok farklı değil. Rijkaard da oyuncuları dinlendirerek kullanmayı çok seviyor. Herkese yeri geldiğince forma vermeye çalışıyor. Dolayısıyla bugün son maçında 4 gol atan Baros’un oynama ihtimali yüksek olsa da Nonda’yı görürsek çok fazla şaşırmayız herhalde. Veya Brezilya’dan geç dönen Elano kulübede olabilir. Ama Galatasaray’ın da orta sahada 2 savunmacı oyuncuyla denge sağlayacağı, öndeki 4 oyuncu ile de Beşiktaş savunmasını yıpratacağı en mantıklı ihtimal gibi görünüyor. Bunu yaparken beklerden de hücum anlamında maksimum randımanı isteyecektir Rijkaard. Kilit oyuncular olarak Galatasaray’dan tabii ki kaptan Arda Turan, Beşiktaş’tan ise ilk maçına çıkacak Tabata ve Tello gösterilebilir. Hava koşullarının ve hakemin maçın önüne geçmemesi halinde Galatasaray için kolay, Galatasaray taraftarı için de oldukça zevkli bir karşılaşma olacağını tahmin ediyorum.

11 Eylül 2009 Cuma

GS TV İNTERNET'TE


Belli bir dönem önce Kablolu TV'den çıkarak Digiturk Platformu 75.Kanal'da yayınlarına devam eden Galatasaray TV, artık Galatasaray'ın yeni kullanıma açtığı sitede 24 saat yayın yapacak. Bu yeni uygulama ile tüm futbolseverler artık GS TV'ye daha kolay erişebilecek. Dünya kulübü olabilmek adına kitle iletişime önem vermek şart. Kitle iletişimin başını da internet çektiğine göre çok doğru bir atılım olduğunu söyleyebiliriz. Galatasaray TV futbol programları yapan, Galatasaray tarihi ile alakalı oldukça bilgilendirici olmaya çalışan, eski maçları gerek 90 dakika gerek özet olarak veren bir kanal. Ayrıca A2 takımımızın Florya'da oynadığı maçlar da naklen yayınlanıyor.

Bugün PCLionFC blogunda da yazıldığı gibi şu anda tamamen ücretsiz olan bu uygulama ileride sembolik ücretlerle devam edebilir. Sembolik ücretlerden ziyade belli bir ücret seviyesi konulsa dahi interneti kullanan binlerce Galatasaraylıdan kesinlikle destek görmesi gereken bir kampanya olmalıdır bu. Ayrıca milyonlarca taraftarı olan Galatasaray'da bugüne kadar gerek kombine gerekse forma satışlarında yöneticilerinin yüzünün gülmediği gerçeği vardı. Futbol takımının oldukça başarılı başlangıcı ile forma satışlarında rakiplerini geride bıraktığı, stadı tamamına yakın bir şekilde doldurduğu bir dönemde bu internet uygulamasının başlatılması içeriğinin yanında zamanlamasıyla da inanılmaz doğru bir hamle...

10 Eylül 2009 Perşembe

BUNA HAKKINIZ YOK

Sir Alex Ferguson ve Carlos Queiroz

Evet, hakları yok. Hakkı olmayanlar Diego Maradona, Carlos Queiroz ve Fatih Terim. Hepsinin ortak yanı Dünya Kupası’na gitme şanlarını oldukça zora sokmuş ülkelerin teknik adamları olmaları. Bir başka ortak yanları ise bugün tekniğiyle, takımının direksiyonu olabilmiş, renkli Afrika’yı çok daha renkli hale getirebilecek Lionel Messi, Cristiano Ronaldo ve Arda Turan gibi oyunculara sahipler. Tabii ki sadece bu oyuncular değil. 3 takımda da kendini dünyaya ispat etmiş birçok oyuncu barınıyor. Baktığımız zaman Arjantin Dünya Kupaları kazanmış, G. Amerika’nın lokomotifi bir takım. Portekiz 2004 Avrupa Şampiyonası finalisti, 2006 Dünya Kupası 4.sü. Biz ise 2002 Dünya Kupası 3.süyüz ve son Avrupa Şampiyonası yarı finalistiyiz. Bu takımların Dünya Kupası’na katılamaması, sadece bu 3 takım adına 15 civarında inanılmaz futbolcunun o turnuvada olamaması anlamına geliyor. Terim, Queiroz ve Maradona büyük bir iş(!) yapmış olacaklar yani.


Özelde baktığımızda Arjantin’de büyük umutlarla göreve getirilen futbol tanrısı Maradona bir türlü istikrarı sağlayamadı. Messi bile hayalete dönüyor onun takımında. Şimdi gitmek, baraj maçı oynamak ve elenmek şeytan üçgeni arasında kalmış durumunda. Ve Arjantin Dünya Kupası’nda olmazsa Maradona da futbol piyasasında olmamalı artık. Yıllarca Sir Alex Ferguson’un yardımcılığını yaptıktan sonra başarısız bir Real Madrid macerası geçiren daha sonra tekrar Manchester’a dönen Queiroz için altın bir fırsattı Portekiz Milli Takımı. Şu ana kadar değerlendirebilmiş olarak gözükmüyor. Her ne kadar bunda Cristiano Ronaldo’nun milli takımı kendi oyun bahçesi zannetmesinin payı olsa da, takımda Deco, Carvalho, Pepe, Nani, Bosingwa gibi isimler var ve katılamamak yaklaşık 10 yıldır süren zirvedeki yürüyüşten sonra büyük bir yıkım olur Batı Akdenizliler için. Bu takımlar arasında gitmezse en az gocunacak ülke yine biziz. Zaten gidememeye alışkın bir ülkeyiz. Gidemiyoruz ama gidersek çok başarılı oluyoruz. Dünkü Bosna maçından sonra matematiksel olarak devam etse de şansımız bence bitti. Arda Turan, Tuncay Şanlı, Hamit Altıntop, Servet Çetin gibi oyuncular Dünya Kupası şansını, Afrika’da bu oyuncuları kaçıracak ne yazık ki. Kendi adıma her zaman inandığım-güvendiğim, Bosna maçı öncesi de şans olarak %50 verdiğim Fatih Terim yaptığı hatayla bir çuval inciri berbat etti. Bunu taktiksel olarak yapmadı belki ama atılması takımı çok etkiledi.

Sonuçta 3 takımın da şansı devam ediyor, belki gidecekler, belki de elenecekler. Ama böylesine kadrolara sahip teknik adamların bu oyuncuları Dünya Kupası’na götürememe hakkı yok…

GERÇEK DEVLER


Futbol Milli Takımındansa Basketbol Milli Takımımızı 12 Dev Adamı yazmak daha keyifli bu ara. İlk grup maçları tamamlanana kadar bir şey yazmama kararı almıştım. Zira bizim takımın günü gününe uymaz. Bir maç iyi oynayıp ertesi maç dökülebilir. Dolayısıyla genel bir performans analizi için 3 maça bakmak gerek diye düşündüm. 3 maçımızı da kazanarak grubumuzu lider tamamladık. Tabii bu ekstra galibiyet sayısı bizi 2.tur olarak adlandırabileceğimiz F Grubuna da lider olarak başlatacak. İlk gruptan sonuncuyla oynadığınız maç hariç diğer 2 maçı taşıyorsunuz ve İspanya, Sırbistan, Slovenya, Polonya ve Litvanya’nın bulunduğu grupta sadece bizim 2 galibiyetimiz var. Bu çeyrek finale kalma yolunda büyük bir avantaj. 12 Dev Adam’ın ilk gruplarda maçlarına şöyle bir bakarsak; turnuvaya Litvanya maçıyla başladık. Bizim gibi moral düzeyinin çok önemli olduğu takımlar için turnuvaların ilk maçları çok önemli. Hele ki bu maç gruptaki en önemli rakibimiz Litvanya’ylaydı. Litvanya’da turnuvaya gelmeyen içlerinde Jasikevicius, Songaila, Siskauskas gibi çok önemli oyuncular bulunan bir topluluk da var. Özellikle oyun kurucu mevkiinde büyük sıkıntılar yaşayacağı belliydi Litvanya’nın. Şutör olarak oynayan Jasaitis’e de sayı imkânı vermeyince tek silahları uzunlardı. Orada gerçekten iyilerdi ve bizim de yumuşak karnımız olarak göze çarpıyordu. Genelde başa baş giden bu ilk karşılaşmamızı, Ersan ve Hidayet’ten beklediğimiz verimi almamızın yanında Ender ve Oğuz’un da önemli gayretleriyle kazanmayı başardı. Gruptaki en önemli engeli aşmıştık.

2.maçımız ise Bulgaristan’laydı. Kâğıt üzerinde çok zayıf bir takımdı Bulgarlar. Ama Maccabi’de harika işler yapan Pini Gershon biraz korkutuyordu. Bu maçı o kadar rahat kazandık ki Ersan ve Hidayet 2.yarı dakika almadı. Bu maçta da çok iyi oynayan Ender Arslan turnuvada varlığını iyiden iyiye hissettirdi ve maçın en skoreri oldu. NTV’de turnuvayı yorumlayan İhsan Bayülken’in maç içinde “Barış Hersek o kadar boş bir oyuncu ki” sözünü kullanması gerçekten çok ilginçti. Son gün ise 2 maçını da kazanan 2 takım Türkiye ve ev sahibi Polonya liderlik için karşı karşıya geldi. Genelde maçları sabit bir 5 ile oynayan Polonya’nın ev sahibi olma avantajı dışında rotasyonu çok iyi yapan 12 Dev Adam karşısında işi çok zordu. Zaten onlarda bizim zayıf yanımızın içerisi olduğunuz görmüş, uzun adamları Lampe ve Gortat ile etkili olmaya çalıştı. Bir önceki maçta rahatsızlıkları yüzünden oynamayan Ömer Onan ve Engin Atsür’ün de takıma katılmasıyla daha da güçlenen millilerde bu maçta Ömer Aşık da devreye girdi. Hatta bu turnuvada fena oynamayan Oğuz Savaş ile birlikte ilk 2 gün bir hayli tepki çeken Semih Erden dahi fena oynamadı. Ömer Aşık’ın 22 sayısının yanında 8 ribaundu ve yaptığı bloklar maçın onun maçı olduğunun açık göstergesi.


İlk grup maçlarından sonra sıra 2.grupta. Çeyrek final öncesi buradan alacağımız sıralama çok önemli. Takım olarak iyi savunma yapıyoruz. Kaptanımız Hidayet Türkoğlu önderliğinde akıllı hücum yapmaya çalışıyoruz. Ancak uzunlarımız da bazı sıkıntılar göze çarpıyor. Oğuz dışında genel olarak iyi oynayan bir uzunumuz yok. Semih zaten kötü. Ömer de ilk 2 maç vasattı, son maç coştu. Bu isimlerin erken faul problemi yaşaması da bir başka sıkıntı. Bu aşamadan sonra bu sıkıntımızı da tolere edebilirsek 2.gruplarda da en az bu grupta olduğumuz kadar başarılı olabiliriz. Cumartesi başlayacak bu turda 16.45’te İspanya ile oynayacağız. İspanya’da 2 galibiyet aldı ama ilk turda istediği oyunu ortaya koyamadı. Ben her sonuca açık bir maç oynayacağımızı düşünüyorum. Hidayet ve Ersan’ın performanslarının sonuca %100 etki edeceği bir maç olacak. 2.grupta aldığımız sonuçlar ve sıralamamız madalya konusundaki şansımız için de oldukça belirleyici olacak. Haydi 12 Dev rastgele.

GÜLE GÜLE BOSNA


Kaybedilen o kadar puandan sonra 4te4 de yapamayarak bana kalırsa Dünya Kupası şansımızı yitirdik. Bundan sonra o tren tekrar yakalanmaz. Maça geçmeden önce milli marşlar okunacağı sırada Türkiye anonsu yapılırken Bosnalı kardeşlerimizin alkış tutması gerçekten çok hoştu. O esnada hep ıslık sesi duymaya alışkın olan bu kulaklara iyi geldi. Maça başlarken 2 kadro seçimi yapabilirdik. Ya Semihli Sercanlı bir kadro ya da sadece Semih’i forvet olarak oynatan, orta sahayı kalabalık tutan bir kadro. Fatih Terim ikincisini seçmiş. Fena da başlamadık oyuna. Yaptığımız 2.atakta golü bulduk. Golden sonra hedefimiz oyunu sertleştirip sıkıştırıp rölantiye almaya döndü. Çok büyük bir hata oldu bu bizim gibi dikine oyun stilini benimseyen bir takım için. Çok faul olmaya başladığı için hakem de olaylara müdahil oldu. Hakeme itirazdan kart gören oğlunun peşinden giden Fatih Terim tribüne gönderildi. Bu maçın kazanılamamasında en büyük sorumlu Fatih Terim’dir. Oyuncu değişikliklerinde herhangi bir hata yoktu. Kadro seçiminde de herhangi bir terslik yok. Ancak sen en önemli maçında oyuncularını sahada yalnız bırakıyorsan söylenecek hiçbir de şey yok. Yazıklar olsun. Bu dakikalardan sonra sürekli bastıran Bosna’nın atakları bir şekilde geçiyordu ki Salihovic’in harika golü geldi. Bu top çok zor bir toptu ve sadece Mondragon gibi bir kaleci kurtarabilirdi. Yazık ki bizde de Mondi yok.
2.yarıya 2 değişiklikle başladık. Hedef netti. Girenler genç ve hızlı adamlardı. Sercan ve İsmail Köybaşı. Aslında hızlı da girdik 2.yarıya ama yaptığımız 2-3 atakta golü bulamadık. Daha sonraları fiziksel olarak güçten düştük ve fiziği ile buralara gelen Bosna bastırmaya başladı. Arada sırada bizim de cılız ataklarımız geliyordu ama bir sonuç alamadık. 75’ten sonra ise tamamen biz aldık kontrolü. Zihinsel olarak Bosna geriye yaslandı zira. Arda, Semih, Sercan, G.Gönül yararlanamadı bu pozisyonlardan.
Sonuç olarak kesin kazanmamız gereken maçta 3 puanı alamadık. Bir an önce Terimle devam mı tamam mı kararının verilmesi(bence Terimli) ve 2012 için çalışmaların başlaması gerekiyor. Aksi halde turnuvalarda büyük işler başaran ama bu turnuvalara katılmakta zorlanan bizler bir çok turnuvayı daha TV’den izleyeceğiz.

7 Eylül 2009 Pazartesi

GAP ARENA - Sonunda Bitti


Sadece Şanlıurfa’nın değil tüm güneydoğu’nun bir yandan bakınca tamamıyla iftihar etmesi gereken diğer bir yandan bakınca da utanılması kaçınılmaz bir projesidir Şanlıurfa Stadyumu. 1992 yılında dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından 3 yıl içinde bitirilmesi amacıyla temeli atılan bu stadyum 17 yıl evet tam 17 yıl sonra kullanıma hazır hale getirilebildi. Geçenlerde yazdığım bir başka yeni stat haberi olan Ukrayna’nın Donetsk kentinde Shakhtar’a ev sahipliği yapacak Donbass Arena’ya göre stadın kalitesi olarak bir şey diyemeyeceğim ama yapanların mantalitesi olarak dağlar var. 30000 kişilik olimpik tarzda bir stadyum GAP ARENA. İsminin resmiyet kazanıp kazanmadığından tam emin olmamakla birlikte Urfa’ya çok yakıştığını söyleyebilirim. Geçenlerde Urfasporlu oyuncuların idman için ilk kez stada ayak bastığını duyduğumda bir yazı yazmayı düşünmüştüm, bugün Diyarbakırspor’un saha kapatma cezası nedeniyle Diyar dışında oynayacağı maçı Urfa’daki yeni statta oynamak istediğini açıklamasıyla artık zamanı geldi dedim. Bu maç orada oynanır oynanmaz bu çok önemli değil ama o bölgenin böyle bir stada kavuşması cidden önemli. Doğuda futbol yerlerde sürünüyor, kim ne derse desin genç nüfusun yabana atılamayacak bir bölümü orada ve içlerinde inanılmaz yetenekli çocukların olma ihtimali hiç düşük değil. Ancak bu tip tesislerle onları futbola yönlendirebiliriz. Biz stada dönelim, 30000 kişilik demiştik, tribünlerin üstü tamamen kapalı. 1992 yılında temeli atılmış bir projeden zaten son model bir sonuç beklenemez ama görüntü olarak hiç de fena durmuyor stat. Tribünlerle zemin arasında koşu pisti olması futbol adına belki olumsuz bir nokta ama Urfa şartlarını düşündüğümüzde, artık adam akıllı bir koşu pistinin varlığı bile beni mutlu etmeye yetti. Çünkü her şey futbol değil, atletizm de çok önemli bir spor.

Bir başka proje de stadın açılış maçına Villarreal takımının davet edilmesi. Urfa GSİM Hakan Altu, Villarreal yönetimiyle yazışma halinde olduklarını söylemiş gazetelere. Bakalım bence hoş olur 2 sarı temalı takımın mücadelesi. Şanlıurfaspor – Villarreal. Son olarak olayın milli takım boyutuna baktığımızda Kadir Has Stadı’ndan sonra Anadolu’da bir adam gibi stat daha kazanıyor Türkiye. Milli takımın doğuya gittiğini hiç hatırlamıyorum ben, bu sayede doğudaki vatandaşlarımız da milli takıma olan hasretini dindirecektir. Stat kalitesinin oynanan futbolun kalitesini doğrudan etkilediği gerçeğini göz önüne aldığımızda, bu tip yeni projelerin sayısı arttıkça liglerimizin kalitesinde de gözle görülür gelişmeler olacaktır.

6 Eylül 2009 Pazar

FULELİ DEĞİL KULELİ SANTRAFOR: MARC JANKO


Marc Janko… Gözlerden ırak Avusturya Ligi’nde oynadığı içindir herhalde birçoğumuz tanımıyoruz bu oyuncuyu. Red Bull Salzburg takımının 1,96 boyundaki Avusturyalı forveti eğer böyle bir çalışma yapılsa geçen sezon Avrupa’nın en ses getiren 5 futbolcusu arasında kesinlikle yer bulurdu kendine. Benim en çok takip ettiğim oyuncuların başında geliyordu. Her ne kadar Avusturya Ligi’nin birçok maçını canlı seyretme imkanına sahip olamasam da her hafta ne yaptığına bakıyor, istatistiklerini takip ediyordum. Geçen sezon ligde 34 maçta attığı 39 golle gol krallığını uzak ara kazanan Janko yaptığı 9 asistle de yardımlaşmayı seven bir futbolcu olduğunu gösterdi. 2005 yılında Admira Wacker’den Salzburg’a geçen Marc Janko ilk yıllarında çok da süper bir performans ortaya koymamıştı. Avusturya gibi çok üst düzey olmayan bir milli takımın rotasyonunda dahi kendine yer bulmakta zorlanan Janko, son yılda yaptığı çıkışla Karel Bruckner’den sonra göreve gelen milli takım teknik direktörü Dietmar Constantini’nin forvet planlarında Gaziantepspor’un yeni transferi Roland Linz ile birlikte ilk seçenek konumunda.

Ben açıkçası bu yaz transfer döneminde önemli kulüplerin Marc Janko için sıraya gireceğini zannetmiştim. Hiç olmazsa Alman Bundesliga’dan 3-4 talibi olacağına kesin gözüyle bakıyordum. Ama Janko kulübünde kaldı. Salzburg UEFA Avrupa Ligi gruplarına kalmayı başardı, Janko’nun Avrupa performansı ileride transfer yaparken ona önemli referans olabilir. Avrupa maçlarına oldukça önem verecektir. Oyun stiline baktığımız zaman 1,96 boyunda oluşu ilk anda tam bir robot düşüncesi oluşturabilir. Ancak fiziğine göre oldukça iyi şut çekebilen ve top tutabilen bir yapısı var. Kafa toplarında çok etkili olmasının yanında rakip ceza sahasını çok iyi domine edebiliyor. İyi kanat oyuncuları varsa tek forvet oynamak için biçilmiş kaftan. Janko’yu ileride 4 büyük ligin birinde göreceğimizi düşünüyorum. Aslında Hakan Şükür sonrası her kaçan kafa topunda ahh diyen Galatasaraylı taraftarlar için ilaç olabilir. Haldun Üstünel’e benden söylemesi.

Janko'dan Seçmeler

video

ARJANTİN 1-3 BREZİLYA BREZİLYA GARANTİLEDİ


Arjantin uzun dönemler sonra az da olsa kupaya gidememe riskiyle karşı karşıya. Maça da bu stresle başladı Armando Diego Maradona’nın öğrencileri. İlk etapta oyunu Brezilya yarı sahasına yıktılar ama yalancı bir baskı olduğunu anlamak uzun sürmedi. Herhangi bir pozisyon üretemedi Arjantin bu bölümde. İleri uçta Maxi Rodriguez, Jesus Datolo, Lionel Messi ve Carlos Tevez’İ oynatan Maradona’nın en büyük hatası bence pivot denilecek türden bir santraforu oynatmaması oldu. Yedekte olan Milito sakattı belki ama kendi sahanda oynadığın, mutlak kazanmak zorunda olduğun ve oyunu rakip sahaya yıkacağını herkesin bildiği bir ortamda 4 fuleli oyuncuyla bunu yapmak zor. Özellikle Lucio ve Luisao gibi sağlam savunma oyuncuları varken. Bu oyuncularla boğuşabilecek bir forveti kadroya almalıydı Maradona, ilk hatası bence bu oldu. Brezilya cephesi ise maça temkinli başlayan ancak dakikalar geçtikçe güveni gelen bir görüntü çizdi. Elano’nun kullandığı serbest vuruşta Luisao ile gelen golden sonra iyice rahatladılar zaten. Elano demişken ilk yarıda atılan 2 golde duran topları kullanan isim olarak payı büyüktü ama oyun içinde herhangi bir faydasını göremedik. Sağ kanatta kullandı onu Dunga. Eğer arkasında Maicon gibi inanılmaz agresif bir oyuncu yerine Dani Alves gibi savunmadan ziyade hücumu düşünen bir bek olsa bugün başta Globoesporte olmak üzere tüm Brezilya gazeteleri Elano’ya sallıyor olabilirdi. O derece kötüydü yani. Galatasaray’da kendini bir an evvel bulması lazım. Bu arada Dunga’nın Arjantin deplasmanı da olsa Luis Fabiano’yu pivot santrafor olarak koymasını alkışlıyorum. Kaka destekli bir pivot santrafor her zaman büyük tehlikedir. Zaten Fabiano da 2 gol atarak bunu gösterdi. 3.golde Kaka’nın verdiği pastaki incelik inanılmazdı demeyeceğim zaten bunu hep yapıyor. Arjantin defansında oynayan Velezli 2 oyuncu Dominguez ve FM 2010’da -10 potansiyele sahip olacak Otamendi hiç iyi görüntü çizmediler. Adam paylaşımı olsun alan daraltma olsun zayıf kaldılar. Genç ve yetenekli olabilirler ama bu maçların birincil anahtarının tecrübe olduğunu Maradona’nın iyi bilmesi gerekirdi. Arjantin adına tek golü kaydeden eski Bocalı, hali hazırda Napolili Jesus Datolo’nun hakkını da teslim etmek lazım. Şu anda en formda kalecilerden Julio Cesar’ı o şekilde çaresiz bırakmak hiç kolay değil. Datolo konusunda hem Bocalı hem de Napolili olmasının Maradona’nın onu çok fazla tercih etmesinde büyük yeri var diye düşünüyordum. Hala da öyle düşünüyorum ama asla kötü bir oyuncu değil. Son bir parantez de dünyanın en iyi oyuncusu için. Dünyanın en önemli maçlarından biridir Arjantin – Brezilya karşılaşmaları. Messi’den bu önemli maçta çok şey bekleyen Rosariolu hemşerileri yanıldılar. Tabii bir veya birkaç kötü oyun Messi gibi birinin değerini düşürmez ama onun da dediği gibi “Brezilya ile oynuyorsanız performansınızın üstüne çıkmalısınız”.

Sonuç olarak özellikle 2.yarısı çok zevkli geçen karşılaşmada Brezilya istediğini çok da zorlanmadan aldı. Dünya Kupası’na katılmayı matematiksel olarak garantilemeyi başardılar. Arjantin’de ise büyük bir bunalım var. Her ne kadar durumları kritik olsa da kupaya katılmalarında bir sorun olmaz. Ama Maradona’nın koltuğu asla rahat durumda değil.

Arjantin: Andujar, Zanetti, Dominguez, Otamendi, Heinze, Rodriguez (Dk. 46 Agüero), Mascherano, Veron, Datolo, Messi, Tevez (Dk. 69 Milito)

Brezilya: Julio Cesar, Maicon, Lucio, Luisao, Andre Dos Santos, Melo, Elano (Dk. 68 Dani Alves), Silva, Kaka, Robinho (Dk. 68 Ramires), Fabiano (Dk. 77 Adriano)

Goller: Dk. 24 Luisao, Dk. 30 ve 67 Fabiano (Brezilya), Dk. 65 Datolo (Arjantin)



5 Eylül 2009 Cumartesi

TÜRKİYE 4 - 2 ESTONYA - SIRA BOSNA'DA


Yolculuğa iyi başladık gibi görünüyor. En azından sonuç öyle diyor ama yolculuğun ilk bölümüne hiç de iyi başlamadık. Sonradan maçın adamı olacak Arda Turan’ın 6.dakikada yaptığı gereksiz çalımlar ve kaptırdığı toptan sonra dönen topu Estonyalılar kalemizin içine bırakıverdi. Gol tam bir soğuk duş etkisi yaptı hem taraftarlar hem oyuncular hem de Terim üzerinde. 1-0’lık periyotta Terim’in yüzüne bakan herkes Karadeniz’de gemilerinin battığını düşünebilirdi. Golden sonra tek kelimeyle şov vardı ama sadece Arda tarafından. Hem sağdan hem soldan rakiplerini teker teker sıraya dizip geçercesine aktı. Hatta Sir bu maçı izlese alır götürürdü gibime geliyor. İlk golde akıl dolu bir şekilde topun üzerinden atlayıp Tuncay’ın önünü açması, 2.golde pozisyonu tek başına üretip Sercan’ın golünde büyük pay sahibi olması yediğimiz golün şokunu üzerimizden kolayca atmamızı sağladı. Hatasını fazlasıyla affettirdi yani. İlk yarıda defansa çok iş düşmedi belki ama gelen topta da golü yedik. Gökhan Gönül bildiğimiz Gökhan gibi oynamadı. Hamit Altıntop sakatlığının etkisiyle özellikle ilk yarıda oldukça sönüktü ama neyse ki eski günlerini anımsatan bir futbol oynayan Emre Belözoğlu vardı. Attığı şutlar, fazlasıyla öne çıkarak defansımızın önde kurulmasına ön ayak olması ve etkili kornerleriyle ilk yarının sivrilen isimlerinden biriydi Emre. Defansın önde kurulmasına yardımcı olamsı takımımızın oynadığı alanı daralttığı için daha rahat atak yapma şansımız da oldu.
2.yarıya çok çok daha rahat ve istekli başlayıp maç öncesi yazımda belirttiğim gibi Estonya’yı yorarız diye düşünüyordum. Ama hem Kayseri seyircisi hem de milli takım çok kötü başladı. O zayıf Estonya bile bizim yarı sahamızda top oynadı. Skoru 2-2 yapan o abuk sabuk gol olmasa bu senaryo devam edecek gibiydi. 2-2’den sonra yine tempo yapmamız gerektiği için tempo yaptık. Kazım’dan ötürü tek kanadımız kırık olduğu için bütün yük Arda Turan’ın üzerine bindi. Bu Kazım’ın bu takımda işi olmadığını 70 milyon biliyor ama hep takımda. Fener’de 11 çıkmayı bırakalım ilk 18’e girdiğinde bile hemen milli takımın 11’inde. Bugün de savunmaya yardım etmeyerek Gökhan Gönül’ün çıkışlarını engelledi. Top onun bölgesine geldiğinde sürekli ortaya kaçtığı için top da alamadı. Neyse ki Fatih Terim de ona bu kez çok uzun süre dayanmadı. Hamit Altıntop’un sakat olması sebebiyle 2.yarı daha da etkisiz kalacağını düşündük ama Alman disiplini ön plana çıktı ve Hamit maçın sonlarına doğru maçın başına oranla daha etkili oldu. Hanesine asist de yazdırdı. Yaptığı ortada o kısa boyuna rağmen çok iyi pozisyon alan Arda takımı bir kez daha ateşlemiş oldu. Genç Sercan için de ilk 11 çıktığı ilk maçta golle buluşmak çok iyi oldu. Biraz kendini toparlarsa Batuhan – Sercan ikilisiyle forvet yaş ortalamamız 19 olacak gibi yakın zamanda.
Sonuç olarak kesinlikle kazanmamız gereken maçı zorlanarak da olsa kazandık. Şimdi sırada Bosna var. Puan kaybı bize 2010 için TV koltuğunu işaret eder. Bu maçta olumsuz düşüncelere kapılmak için yeterli sebep var ama Arda ve Emre’nin performansları böyle olduktan sonra kazanma ihtimalimiz en az Bosna kadar mevcut.

UMUDA SON YOLCULUK


Türkiye elemelerde işini hep son anda çıkacağı umuda yolculuğa bırakıyor. Giderse çok başarılı oluyor o ayrı ama elemelerde hep bir dert, hep bir tasa. Milli takımın umuda son yolculuğu bugün başlıyor. Başta Halil Altıntop olmak üzere tüm takımımızın gol kaçırma rekoru kırdığı ilk maçta berabere kaldığımız Estonya ile start alacak periyotta kalan 4 karşılaşmadan minimum kayıpla ayrılmamız gerekiyor. Ancak bunun yetmediği de açık. Bosna-Hersek milli takımının bizim maç dışında bir karşılaşmada daha puan kaybı yaşaması şart. Son maçlarının İspanya ile oynanacağı düşünülürse bunun yaşanma olasılığı çok yüksek. İspanyol topçular motive olmasa bile biz buradan Güiza’ya motivasyon patlaması yaşatır göndeririz. Kısaca biz 12 puanı alırsak geçmişte çok şeyler yaşadığımız play-off turuna gideriz. Estonya maçı öncesi herkeste bir fark havası var. Artık bizim farktan ziyade 3 puana ihtiyacımız var. Bunun yanında oyuncularımızın ölüm-kalım maçı olan Bosna’ya en hazır durumda gidebilmeleri adına Estonya engelini çok zorlanmadan geçmeliler. Bu işin en kısa yoluda ilk yarım saatte atılacak golle Estonya’nın direncini kırmak ve raht raht top yaparak oynamak. Bizim oyun stilimize uygun olan şey top yapmak. Mağlup duruma düştüklerinde Estonyalılar da katı savunmadan bir nebze olsun cayacağına göre Bosna maçına çok daha diri biçimde çıkabiliriz. Tabii kapalı savunmalar için ilaç bir forvetle sahaya çıkmadığımız için bu iş çantada keklik değil. Tuncay da Sercan da geniş alanda fuleli oynayan oyuncular olduğu ve bu boş alanları bulamayacakları için zorlanacaklar. Sercan’ın ilk 11 çıkacağı ilk milli maç olmasının verdiği heyecanla bugün çok arayacağına inanıyorum.

Fatih Terim’in artık alışkanlık haline getirdiği 11’i önceden açıklamasını ise hiç doğru bulmuyorum. İlk 11 her zaman sürpriz olmalı ve ancak esame listeleri açıklandığında anlaşılmalı. Anadolu’nun medar-ı iftiharı Kadir Has Stadı’nda çok hoş bir atmosfer ortaya çıkması takımımız adına çok önemli bir itici güç olacaktır.

3 Eylül 2009 Perşembe

2SİNİ TOPLASAN 1 MAÇ ETMEZ


Bugün üst üste 2 maç izleme fırsatı buldum. Başlıktan da anlaşılacağı gibi ikisi de gayet temposuz kötü karşılaşmalardı. Önce GS TV’den naklen yayınlanan A2 Ligi maçında Galatasaray ile Bursaspor Florya Metin Oktay Tesisleri’nde karşı karşıya geldi. Akşam 20.30’da ise Bucaspor ile Göztepe Türkiye Kupası ilk turunda Atatürk Stadı’nda karşılaştı. 2.maçı statta izleme olanağım oldu.
İlk maçtan başlamak gerekirse A Takım’dan Serdar Eylik ve Serkan Kurtuluş takviyeli Galatasaray koskoca 90 dakika izlediğim ve aklımda sadece 1 ismi kalan(o da kalecisi Ceyhun) Bursa ile 1-1 berabere kaldı. Birincisi, kaleci Emirhan Ergün bırakın A2’yi DSGL takımının yedek kalecisi olmaz. Defansta oynayan Murat Akça ve Sinan Osmanoğlu hiç sırıtmadı. Ayrıca Sinan çok uzun boyuna rağmen çok çok iyi bir ayak hâkimiyetine sahip. Uzun paslarında gayet yüksek bir isabet oranı var. Sol bekte oynayan Gencay’ı ilk kez gördüm ama beğendim. Orta sahada oynayanlardan ne köy olur ne de kasaba. Buna bu sezon başında kampa götürülen ancak kendini gösteremeyen Caner Öztel de dahil. Bu arada daha düne kadar bu çocuklarla birlikte oynayan Serdar Eylik kendini Maradona sanmaya başlamış. Bugün ne top aldıysa kendine oynadı. Umarım maçı izleyen Neeskens bunu görmüştür. Takımın en zayıf isimleri Anıl Dilaver ve Serkan Kurtuluş’tu. Duy da inanma diyesi geliyor insanın. 1 yılı aşkın süredir A Takımla idmanlara çık sonra A2 Ligi maçında takımda sırıt. Serkan Kurtuluş’un da işi zor bu bağlamda. Genel olarak memnun etmedi Galatasaray A2 takımı. Nedim Yiğit nasıl bir hoca bunu birkaç maç daha izledikten sonra yorumlayacağım ama ilk izlenimlerim olumsuz. Bu arada Cem Sultan, Berk Neziroğulları, Çetin Güngör ve Emre Çolak’ın oynamadığını da belirteyim.


İkinci maç ise bir İzmir derbisi. Bucaspor -Göztepe. Maçın Buca'nın yeni stadında oynanması lazım ama güvenlik bahanesiyle Göztepelilerin mekanına Atatürk stadına alındı. Maça yetişmek için 6buçuk gibi çıktık ve İzmir’e doğru yola koyulduk. Göztepe’nin bir alt kategori takımı olması ama taraftar desteği, Buca’nın ise bu sene lige yaptığı iyi giriş bizi bu maç için Atatürk Stadı’na çekmeye yetmişti. Maça iki takımda hızlı başlayamadı. !0 dakikalık bir orta saha mücadelesinden sonra üstünlüğü ele geçiren Bucaspor yaptığı atakların birinde golü buldu. İlkyarıda Göztepe ise yalnızca 1 pozisyon yakalayabildi. Karşı karşıya pozisyonu da değerlendiremediler. Gerçi ben Göz-Gözlü topçu olsam ben de değerlendiremem. Orta sahayı geçince başlıyor taraftar gürültü yapmaya. Oyuncu da ne dikkat kalır ne de konsantrasyon. 2.yarıda da Buca yine ekili taraftı. Mehmet Batdal gibi bir asını oynatmamasına rağmen hep önde kalmayı başardı Buca. Yalnız yakaladığı pozisyonları değerlendiremedi ve 1-0 kazandı. Bu arada mağlup durumda olmasına karşın 2.yarıda Göztepe’nin pozisyonu olmaması da ilginç. Karşılaşmanın en iyisi tartışmasız Buca’nın sol açığı Sercan Kaya idi. 1988 doğumlu oyuncu topu rahat rahat taşıdı. Çok kolay adam eksiltebiliyor ve hızlı bir oyuncu. Fiziğini ve dayanıklılığını biraz daha geliştirirse Süper Lig’de yer bulur kendisine. Buca’nın bu sezonki 3.maçından da gol yemeden ayrılması onlar adına güzel bir istatistik.

2 Eylül 2009 Çarşamba

TRANSFERİN SON GÜNÜNDE CİM-BOM


İnanılmaz bir kargaşaya dönüşen Ufuk Ceylan transferi sonunda bitti. Türk futbolunun Sinan Bolat ile birlikte en çok gelecek vaat eden kalecisi olduğu kesin Ufuk’un. Böyle bir kalecinin Leo Franco ile rekabete girecek olması da ona kesinlikle artı bir şeyler katacaktır. 1,95’lik boyu ve gerçekten ben kaleciyim diye bağıran fiziğiyle milli takımın alternatif kalecisi olmayı başaran Ufuk Galatasaray kalesini de ele geçirebilecek mi göreceğiz ama en azından bunun için çok çabalayacağı ve bu süreçte kendisini çok geliştireceği şüphesiz. Galatasaray’a transfer olmak istediği ve sözleşmesini uzatmadığı için 3 haftadan uzun bir süredir A2 takımıyla birlikte Manisaspor Altyapı sorumlusu Mümin Özkasap yönetiminde çalışıyordu. Geçtiğimiz günlerde Manisaspor A2 Takımı teknik direktörü Hakan Şapçı’yı ve A2 takımı üzerinde uyguladığı yeni antrenman tekniğini görmeye gittiğimde Ufuk Ceylan da orada idman yapıyordu. Refleksleri inanılmaz güçlü ve bu 3-4 haftalık açığını Galatasaray’da çabucak kapatacaktır.

Transfer sürecine baktığımız zaman, aslında Galatasaray Ufuk ve Sezer’i birlikte almak istiyordu. Hata oyuncularla her konuda da anlaşmıştı. Bu oyuncuların sözleşmeleri seneye dolacağından fazla bir para vermek istemeyen Galatasaray yönetimi işi ağırdan aldı. Manisaspor kaptanı Sezer Öztürk beklemekten sıkıldı, sözleşme uzatacağını açıklayıp takımına döndü. Ufuk ise son güne kadar direndi ve muradına erdi. Burada Manisaspor Başkanı Kenan Yaralı da sert tutumunda kendi çapında haklıydı.(Ben her ne kadar Ufuk ve Sezer’i Galatasaray’a vermesini istesem de)

Bu transferde Manisaspor’un kazancı yaklaşık 1 milyon avronun yanında Orkun Usak, Mehmet Güven ve Yaser Yıldız oldu. Fenerbahçe maçında forvette Ergin Keleş faciasını görükten sonra Yaser, Simpson ve Isaac ile birlikte iyi bir rotasyon oluşturacaktır. Bir ara Yaser’in Ankaragücü’ne verildiği haberleri çıkmıştı. Kendi adıma hem Manisa’nın memleketim olması hem de A.Gücü’nden bu ara çok temiz kokular gelmemesi adına bu transfere sevindim. Mehmet Güven ise belki çok kötü bir oyuncu değildi, belki yıllardır takımdaydı ama taraftar bir oyuncuyu kafasında bitirirse o oyuncunun işi çok zor oluyor(Burada Sabri’nin hakkını teslim etmek gerek). Mehmet’in de bu yüzden yeni macerası kendisi açısından iyi olacaktır. Bu 2 oyuncu eğer iyi performans gösterir ve kendilerini bulursa zaten Galatasaray onları tekrar değerlendirecektir.

Transferin son gününde diğer ayrılan isimler ise Alparslan Erdem ve Necati Ateş oldu. Alparslan
bence çok doğru bir kararla Kayserispor’a kiralık olarak gönderildi. Aynı Uğur Uçar örneğinde olduğu gibi bu şansı iyi kullanması gerek. Yaşadıkları ayrı bir hatta iki üç yazı konusu olabilecek Necati’nin de sözleşmesi fesh edildi ve Antalyaspor’a gitti Necati.