20 Eylül 2012 Perşembe

Şampiyonlar Ligi'ne Yeniden Merhaba



6 senelik aradan sonra Şampiyonlar Ligi’ne dönen ancak buna rağmen hala kulüpler bazında dünyanın en prestijlisi olan bu turnuvaya en çok katılan 5.takım olan Galatasaray’ın dün gece Manchester United’dan önceki sınavı Şampiyonlar Ligi tecrübesiydi. Manchester ile başa çıkabilmek için, ilk olarak, birçok Galatasaray oyuncusunun Şampiyonlar Ligi’nde ilk kez sahaya çıkıyor olması sorununu halletmek gerekiyordu. Dün akşamki oyuna baktığımızda Galatasaray’ın bu eksikliğinin sahada çok fazla hissedildiğini söyleyemeyiz. Galatasaray galibiyet için gerekli pozisyonları, çok net olmamakla birlikte, bulmayı başardı. Manchester’ın savunma göbeğinin oldukça sağlam olması Galatasaray’ın çok net pozisyonlar bulmasının önüne geçti ancak sağ bek Rafael ve sol bek Evra’nın koruduğu alanları değerlendirmeyi başardı diyebiliriz Fatih Terim’in öğrencileri için.

Galatasaray’da Hakan Balta ve Felipe Melo oldukça kötü göründü hatta Hakan Balta’nın Galatasaray’ı felç ettiği fikrini ortaya atanlar çok da haksız sayılmaz ama asıl sorun Galatasaray ile Manchester United arasındaki büyük tempo ve pas trafiği hızı farkı. Manchester United, Kagawa başta olmak üzere çok hızlı pas yaparak Galatasaray’ın dengesini daha kurulmadan yerle bir etmeyi başardı. Buna özellikle Valencia’nın savunmayı delik deşik etmesi de eklenince önemli ataklar Galatasaray için kaçınılmaz oldu. Eğer Galatasaray gibi geçen seneden belli oranda oturmuş bir takım yerine şerefli mağlubiyet zihniyetiyle Old Trafford’a çıkan bir Türk takımı olsa durum vahim olabilirdi. Galatasaray’ın Manchester United’dan galibiyeti alamamasının en önemli sebebi oyuncularının henüz vakit kaybetmeden oldukça hızlı bir şekilde topu dağıtacak kadar birbirini tanımış bir takım olamaması. Bu takımın geçen sene kurulduğunu ve bu sezon ekibe Hamit Altıntop, Burak Yılmaz, Amrabat, Umut Bulut gibi ilk 11 oyuncularının eklendiğini düşündüğümüzde bu durumun yakın veya orta gelecekte düzelme ihtimalinin halen yüksek olduğunu söyleyebiliriz.

Galatasaray’ın kişisel bazda ilk olarak çözüm bulması gereken isimse Hakan Balta olarak görünüyor. Şampiyonlar Ligi seviyesi için, özellikle Manchester seviyesindeki rakipler karşısında, yetersiz değil, çaresiz kaldığını net olarak gördük, tecrübe ettik. Özellikle Nani’nin gole çeviremediği penaltının olduğu pozisyonda Rafael’den yediği çalım Hakan’ın bu seviye için eksik olduğunun en belirgin kanıtı. Transfer döneminde sürekli yeni birinin alınacağı konuşulan sol bek için Fatih Terim’in neden bir tasarrufta bulunmadığını merak ediyorum. Umarım bu mevki üst tur için gücünü ve iddiasını Old Trafford’da net olarak ortaya koyan Galatasaray’a gruptan çıkma konusunda bir sorun çıkarmaz ve Ocak ayında Şampiyonlar Ligi için bir transfer yapma şansı olur.

13 Eylül 2012 Perşembe

2014 İçin İstikrar Şart



Dünya futbol standardını düşündüğümüzde belki bunları söylemek çok kolay değil ama önce yenebileceğimiz bir Hollanda karşısında alınan mağlubiyet ve Estonya galibiyeti… 2002’den bu yana Dünya Kupası’na, 2008’den beri de herhangi bir büyük turnuvaya katılamadık kısacası 2014’te Dünya Kupası’na 12, büyük turnuvalara ise 6 senelik bir özlem biriktirmiş olacağız.

Bu özleme son vermenin en kısa yolu ise 2014 Dünya Kupası’na katılabilmek. Abdullah Avcı her ne kadar grup birinciliğini hedeflediğini söylese de, Amsterdam’da çok nadiren “yenilebilir” yakalanacak Hollanda’yı o şekilde yakalayıp yenemememiz ve bizim orta & düşük kaliteli takımlara karşı zorlanmamız göz önüne alındığında birincilik oldukça zor görünüyor. Selçuk İnan gibi herkesin oynaması gerektiğine inandığı bir oyuncunun 2 maçta da ilk 11’de düşünülmemesi, Hollanda maçında sahada olması gereken dizilişin ancak Estonya maçında bulunabilmesi ise Abdullah Avcı’nın henüz grup birinciliği ayarında ve pratiğinde bir teknik adam olmadığının göstergeleri. Elbette bu durum orta vadede hocanın bu kaliteye ve pratiğe ulaşamayacağı anlamına gelmiyor.

Türkiye her ne kadar turnuvalara gitme ihtimali az olmayan bir ülke olsa da hesapta olmayan puan kayıplarıyla ilk 2’ye girememe ihtimalini de her daim cebinde taşıyor. Dolayısıyla Ekim ayında oynanacak Romanya ve Macaristan maçları, bu ülkelerin ikincilik konusunda direkt olarak rakibimiz olması sebebiyle çok büyük öneme sahip. Estonya karşısında bir momentum yakalanmış olsa da, bu durum 10 kişilik bir rakibe karşı oynadığımız gerçeğini unutturmamalı. Ben her ne kadar Emre Belözoğlu’nun artık milli takımda kullanılmaması gerektiğini düşünsem de Avcı’nın böyle düşünmediği çok açık. Dolayısıyla Emre Belözoğlu-Arda Turan arasında Estonya maçında görünen ve Atletico Madrid’de devam edecek olan uyumu Selçuk İnan-Umut Bulut-Burak Yılmaz arasında Trabzon 2011’de kusursuz işleyen düzenekle birlikte kullanmamız şu anda Milli Takım için en doğru yol gibi görünüyor. Bu 5 oyuncu ile oynadığımızda defans ve kale dışında geriye 1 oyuncu kalıyor ve bu forma için de Mehmet Topal, Nuri Şahin, Hamit Altıntop, Sercan Sararer gibi ön liberodan kanat forvete kadar geniş yelpazeli, kaliteli adaylar mevcut.   

Nuri Şahin’in oyun pratiğini geri kazanmadan milli takımda yer bulması kolay değil zira diğer 3 oyuncu kulüplerinde sürekli oynayan isimler. Zorluk katsayısı yüksek maçlarda Mehmet Topal, ev sahibi olduğumuz ve topa daha fazla sahip olacağımız maçlarda ise Hamit Altıntop yukarıdaki 5 oyuncuya eklemlenecek 6. oyuncu olmalıdır. Sercan Sararer ise şu anda teknik heyetin unuttuğu Gökhan Töre ile birlikte gol bulmak zorunda olan bir takımın ilk sarılacağı opsiyonu olabilecek özelliklere fazlasıyla sahip. Hollanda ve Estonya maçlarında bu rolde tercih edilen Tunay Torun'un ise bu oyuncuların gerisinde olduğunu düşünüyorum.

Şu anda herhangi bir takımımız başarılı jenerasyon yakalayamadığı için 2014 Dünya Kupası’na katılmanın yolu Milli Takım’da farklı ekiplerden gelen oyuncularla yakalanabilecek uyumdan geçiyor. Bunun için de sürekli takımı değiştirmek yerine en mantıklı kadroyu bir an önce kurup, taktiksel nokta değişikliklerle elemelerin sonuna kadar gitmeliyiz.

6 Eylül 2012 Perşembe

Ders: Dünya Kupası Konu: Yeni Hollanda



Öncelikle şunu belirtmek gerek: Yeni Hollanda ile oynayacağız. Gittiği her yerde devrim yapmayı, kendi tarzını, stratejisini yerleştirmeyi seven teknik direktör Louis Van Gaal, kendisinden beklenecek hamleleri yapmaya başladı ve Hollanda kadrosunu geniş anlamda değiştiriyor. Eski teknik direktör Bert Van Marwijk’in EURO 2012’de en iyi 23 Hollandalı olarak gördüğü kadrodan 8 oyuncu bugün Louis Van Gaal’in takımında yok. Hatta sakatlığından dolayı kadrodan çıkarılan Bas Dost’un yerine sonradan çağrılan Luuk de Jong ile Van Marwijk’in kadrosundan üzeri çizilen oyuncu sayısı 9 oluyor. Van der Vaart, Nigel de Jong, Ibrahim Afellay, Khalid Boulahrouz, Stijn Schaars, Mark Van Bommel, Gregory Van der Wiel gibi oyuncuların yerine milli takım formasını ilk kez veya Ağustos ayındaki Belçika hazırlık maçının ardından ikinci kez giyecek oyuncuların hiç de az sayıda olmadığı bir Hollanda olacak karşımızda. Kadrodaki 23 oyuncudan 13’ünün milli olma sayısının 10’un altında olması tecrübesiz bir Hollanda ile karşılaşacağımızın net kanıtı.

Bu durumu avantaja çevirmek bizim elimizde tabii ama her şeye rağmen karşılaşacağımız takımın Arjen Robben, Robin Van Persie, Wesley Sneijder, Klaas Jan Huntelaar gibi hem tecrübeli hem de öldürücü oyunculara sahip olduğunu unutmamalıyız. Louis Van Gaal kendi kafasında benimsediği sistemden ne olursa olsun vazgeçmeyen, bunu oturtmayı sonuna kadar deneyen ve hatta bu yolda sezonlar kaybetmeyi dahi göze alabilen bir teknik adam. Bu duruma kulüp dönemlerinde zaman zaman başarısız geçen sezonlara ek olarak Hollanda Milli Takımı’nı ilk çalıştırdığı dönemde 2002 Dünya Kupası’na katılamama durumunu örnek verebiliriz. Dolayısıyla oyuncu seçimi değişebilir ama Hollanda’nın genel oyun anlayışı Belçika hazırlık maçı ile aynı olacaktır. Sağ bekte 1 kez milli olmuş Van Rhjin, defansın ortasında Heitinga ve Mathijsen sol bekte 5 kez milli Jetro Willems, orta sahada Bursaspor maçında yıldızlaşan Twente’li 1 kez milli Leroy Fer ve 11 kez milli PSV’li Kevin Strootman oynaması kuvvetle muhtemel oyuncular. Wesley Sneijder, Arjen Robben, Luciano Narsingh ve Huntelaar da önde oynaması beklenebilecek isimler. Robin Van Persie Belçika maçında olduğu gibi yine yedek soyunabilir.

Bu muhtemel kadro karşısında bizim yapabileceklerimiz ise çok geniş bir standart sapmaya sahip. 3 ihtimal de birbirine oldukça yakın görünüyor. Son derece tecrübesiz olan Hollanda defansı ve orta sahasına karşı üstünlük sağlayabilirsek maçı uzun yıllar hatırlayacağımız bir galibiyetle bitirebiliriz. Kağıt üstünde çok tecrübeli ve ikisi de 80’in üzerinde milli olan Hollanda defans göbeğinde Mathijsen ve Heitinga’nın hata yapabilen oyuncular olması da önemli bir nokta. Tabii aynı şekilde hücum hatları bizim kolay hata yapabilen savunmamızı hemen değerlendirebilecek seviyede.

Maçı nasıl kazanabileceğimize gelirsek, orta alanda Hamit Altıntop, Selçuk İnan ve Emre Belözoğlu ile uygulanacak sert presi, ileri uçta oynaması muhtemel Umut Bulut, Burak Yılmaz ve Atletico Madrid’de savunma yönünü çok geliştiren Arda Turan ile devam ettirmemiz gerekiyor. Özellikle Arda Turan’ın Hollanda’nın tecrübesiz kanat bekleri karşısında üstünlüğü ele alması çok önemli. Orta sahada Hollanda’nın oyun kurmasını ve Robben-Sneijder volkanını harekete geçirmesini engellemek maçın kaybedilmeme formülü. Kazanmak içinse Hamit-Selçuk-Emre üçlüsünün koyacağı orta saha direncine, Umut’un Heitinga-Mathijsen’ı çok zorlayacak hücum presi, takım halinde yüksek pas yüzdesi ve Arda Turan’ın üretken kimliğinin eklenmesi gerekiyor.

Grup birinciliğinin ciddi hedef koyulduğu eleme sürecinde 1.torbadan gelen rakibe karşı deplasmanda kaybetmemek bu hedefin gerçekçiliğini henüz ilk maçta gösterebilmek açısından oldukça önemli. Özellikle orta ve düşük seviyeli rakipler karşısında puan kaybetme hastalığımızı düşünürsek Hollanda’yı deplasmanda yenmek 2014 Brezilya için çok büyük bir adım olacak.

31 Ağustos 2012 Cuma

6 Yıl Sonra Yeniden Şampiyonlar Ligi



Öncelikle belirtmek gerekir ki, çekilebilecek en iyi kuralardan biri oldu Galatasaray adına. Kırmızı çizgiler diyebileceğimiz noktalar, son torbadan B. Dortmund ve Malaga, 2. torbadan Manchester City ve 1. torbadan Real Madrid ve Barcelona gibi takımlarla eşleşmemekti. Bunların üstüne 2. torbadan en çok istenen takım olan Sporting Braga’nın gelmesi deyim yerindeyse kaymaklı ekmek kadayıfı gibi oldu.

Manchester United, Braga ve Cluj ekiplerinden oluşan grup, Galatasaray için kısa ve net biçimde üst tura çıkılabilecek bir grup olarak değerlendirilebilir. Ancak Şampiyonlar Ligi’nin rakipleri irdeleme safhasına geçmeden evvel ki en temel kuralını, her takımın kalburüstü olduğu gerçeğini asla unutmamak gerekiyor. Hiç kuşku yok ki, grubun favorisi açık ara Manchester United olacak. Alex Ferguson’un ekibinin favori olmayı ve gruptan 1.çıkmayı kâğıt üstünde hak ettiğini kadrosuna bakınca da net olarak görebiliyoruz zaten. Wayne Rooney, Nani, Vidic, Evra gibi süper oyuncuların bulunduğu kadroyu Robin Van Persie ve Shinji Kagawa gibi fark yaratan isimlerle güçlendiren Alex Ferguson’un bu sezonki hedefinin sadece bu grubu domine etmek olmayacağı son derece açık. Manchester City’ye kaptırdıkları Premier Lig şampiyonu ünvanını geri almak ve geçen sene gruplarda elendikleri Şampiyonlar Ligi’nde tekrar başarılı olmak Sir’ün basınla paylaşmaktan çekinmediği hedefler. Tabii kurt hoca, bu hedeflere yürürken 1993-1994 senesinde düzenlenen ilk Şampiyonlar Ligi’nde neden olamadığını da asla unutmayacaktır. O sezon yeni formatıyla düzenlenen Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray, Manchester United’ı eleyerek gruplara kalmış ve United’ı bitirmişti. Daha sonra Beşiktaş ve Fenerbahçe’den de fazlaca çeken Alex Ferguson’un, bu grupta Galatasaray’ı gözünde en çok büyüten teknik adam olduğunu dahi söyleyebiliriz. Tabii bu durum Manchester’ı ve Ferguson’ı kurtarmaya yetecek mi bunun için 19 Eylül ve 20 Kasım tarihlerini beklemek gerekiyor.

Sporting Braga ise son üç sezonda çok farklı 3 rolde karşımıza çıktı. 2 sene önce UEFA Kupası finaline çıkmayı başaran ama o sezon Cüneyt Arkın performansı gösteren Falcao’nun gazabına uğrayan takımlardan biri olup kupayı kaybeden Braga, geçen sene ise UEFA’da Beşiktaş’a son 32 turunda elenmişti. Arada uçurum olan bu 2 performanstan sonra bu sene ön elemede Udinese’yi eleyerek yine olumlu görüntü sergiledi Portekiz takımı. Braga’nın kadro ve geçmişteki başarıları olarak ikinci torbadan en fazla arzu edilen takım olduğunu not düşmemiz şu an için yeterli diye düşünüyorum.

Cluj için ise şu anda en çok söylenmesi gereken şey seri başı Basel’i eleyerek Galatasaray’ın 3.torbaya çıkmasını sağlamış olması. 3.torbaya gönderdiği Galatasaray ile 4.torba takımı olarak eşleşen Cluj, son 4-5 senedir ciddi çöküşte olan Romanya futbolunun şampiyonu. Romanya ikincisinin, Türkiye ikincisi Fenerbahçe’yi özellikle Saracoğlu’nda zorladığını hatırlarsak, Cluj maçları Galatasaray için asla çantada keklik değil.

Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkmayı etkileyen en önde gelen faktörlerden birisi de fikstür. Gruptan çıkmayı erken garantileme ihtimali olan Manchester United ile 5. ve özellikle 6. maçta oynamak avantaj olarak görülebilir. Bu anlamda gruptan çıkma konusunda Galatasaray’ın en büyük rakibi olan Braga’nın 3. ve 4.maçını Manchester ile oynayacak olması da Galatasaray için bir avantaj. Bir başka önemli nokta ise Galatasaray’ın ilk maçta Old Trafford’a gittikten sonra 2.ve 3. maçını üst üste Telekom Arena’da oynayacak olması. Bu 3 maçta alınabilecek olası 6-7 puan Galatasaray’ı son 3 maç için çok daha iddialı bir hale getirebilir, getirmelidir.

Eskişehirspor, Trabzonspor ve Bursaspor’un erken elenmesiyle ülke puanı yükü de tamamen Galatasaray ve Fenerbahçe’nin omuzlarında. Dolayısıyla Galatasaray’ın alacağı her puan ve atlayacağı her tur şu anda ülke şampiyonumuzun Şampiyonlar Ligi’ne gitmesine sınırdan izin veren ülke puanı açısından çok büyük ehemmiyet taşıyor. En azından 1-2 sene, şu anda bulunduğumuz 12.sırayı koruyarak Türkiye’nin Şampiyonlar Ligi’ne direkt takım göndermesini sağlamalıyız zira 13.sıradaki ülkenin hem şampiyonu hem de ikincisi ön eleme oynamak durumunda kalıyor.

Galatasaray 6 sene aradan sonra Şampiyonlar Ligi gruplarına katılıyor ancak buna rağmen 10 kezle bu kupaya en çok katılan takımlardan bir tanesi. Özellikle Şampiyonlar Ligi müziğini çok özleyen Galatasaray taraftarının Şampiyonlar Ligi başarısına ne kadar aç olduğunu, geçen sezon basketbolda Euroleague maçlarında olduğu gibi, tüm Avrupa’ya net bir şekilde göstereceğini düşünüyorum.

30 Ağustos 2012 Perşembe

Bir Futbol Mühendisi: Hector Raul Cuper


Hector Cuper’in Fatih Terim ve Şenol Güneş’le birlikte Süper Lig’in en iyi 3 teknik direktörü arasında olduğunu hemen herkes kabul edecektir. Sadece yapılan sıralama değişebilir, bana göre Terim-Cuper-Güneş şeklindedir ama özellikle Türk futbolunu dışarıdan takip eden çok sayıda futbolsever için Cuper ilk sırada olacaktır. İkisi Şampiyonlar Ligi, biri de Kupa Galipleri Kupası olmak üzere 3 Avrupa Kupası finali yaşamış bir hoca için bu son derece normal bir durum. Tüm bunları bir yana koyarsak Hector Cuper benim için şu anda ligin en iyi futbol mühendisidir. Yani sıfırdan bir takım kurulacak ve başarı istenecekse Türkiye’de bunu şu anda en iyi yapabilecek kişinin futbol bilgisi ve beynelmilel görgüsüyle Hector Cuper olduğuna inanırım.

Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısında Orduspor’a gelen ve bu transferle bizi oldukça şaşırtan Cuper, takıma mücadeleci kimliğini yansıtmayı başardı. Benim için asıl önemli olan ise Cuper’e transfer yapma ve takımla birlikte sezona hazırlanma imkânı tanıyacak olan bu sezondu. Kulüp başkanı Nedim Türkmen’in, güvenlik kamerası görünce dahi konuşma hastalığı olsa da, başarılı olmak isteyen ve Cuper’e maksimum desteği veren görüntüsü de Orduspor adına umutlanmamı sağlamıştı.

Yapılan transferleri ve ligin ilk 2 maçını gördükten sonra hala Hector Cuper’e ve başarılı olacağına inanıyorum ancak açık söylemek gerekirse ben beklediğim futbol mühendisliğini göremedim. Önemli ve Cuper olmasa yöneticilerinin dünyada olduklarından dahi haberdar olmayacağı futbolcuları getirmeyi başardı Orduspor ama dikkat edilirse bu oyuncuların hepsi yabancı. Ligdeki yabancı sınırlamasını ve bu sınırlamanın peyderpey artacağını düşündüğümüzde Orduspor’un yabancılarının kalitesinde yerli oyunculara da sahip olması gerekiyor.

Örneğin ligin ilk 2 haftasında sağ bek Miguel Garcia’nın sol bekte, ön libero Ali Çamdalı’nın da stoperde oynaması Cuper’in kadro mühendisliğinin en azından şimdilik yeterli olmadığının göstergesi. Transfer döneminde daha fazla kaliteli yerli oyuncu alıp kadroyu genişletmesi, Orduspor’u Beşiktaş ve Trabzonspor’un ciddi sorunları olduğu bu sezonda, Cuper faktörünün de etkisiyle önemli yerlere taşıyabilirdi, şu anda bu çok zor görünüyor. Yine de ilk 2 maçta gol yemeden kazanılan 4 puan, takımda konsantrasyonun çok üst düzeyde olduğunun bir işareti.

Galatasaray’dan kiralanan sağ açık Yiğit Gökoğlan ile Orduspor’un gündeminde olan, eğer gelirse, daha önce blogda şu yazıyla değindiğim ve önemli bir sol bek olmasını beklediğim, Sporting Lizbon’dan Atila Turan, Hector Cuper’in kadro derinliğini bir nebze olsun artıracak, elini rahatlatacak yerli oyuncular. Orduspor’un ligin ilk 2 maçında sol kanadı sağ kanada göre daha fazla kullandığını ve burada oynayan  Garcia'nın %78 gibi düşük pas yüzdesiyle oynadığını düşündüğümüzde, Atila Turan’ın muhtemel transferinin önemi ortaya çıkıyor. Bunların dışında, özellikle geçen sene Culio transferinde yaşanan sorunlara rağmen Galatasaray’ın Yiğit Gökoğlan’ı Orduspor’a kiralık olarak yollaması da Hector Cuper’in oyuncuya bir şeyler katacağının düşünülmesinden kaynaklanıyor diyebiliriz.

Hector Cuper’in takımı bu sezon ligin en kompakt takımlarından biri olacak ve üst sıralarda olmak için (ilk 7-8) mücadele edecek gibi görünse de, Hector Cuper ismine yakışacak olan lig sıralaması (en azından ilk 4) için en az 1 sezon daha bekleyeceğiz diye düşünüyorum.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Ağustos Sonu İtibariyle Sözleşmesiz Futbolcular


Transferde son günlere girilirken kulüplerin rahatlıkla alabileceği, herhangi bir ekiple sözleşmesi olmayan, boşta futbolcular rağbet görecektir. Son alternatif olarak bekletilen bu oyuncular, transferin Avrupa’da biteceği gün olan 31 Ağustos’a kadar herhangi bir takımla anlaşmadıkları taktirde Türk takımları için de ciddi birer alternatif olabilir.

Açıkçası şu anda boşta olan çok fazla oyuncu var ve içlerinde özellikle Anadolu ekiplerinin kalitesini ciddi biçimde artıracak oyuncular dikkat çekiyor. İngiltere Premier Ligi’nde 8 senedir oynayan ve zaman zaman büyük kulüplerimizin de gündemine gelen Nigel Reo-Coker sözleşmesi olmayan oyuncular içinde en çok göze çarpan isimlerden. 2007 yılına kendisi için Aston Villa tarafından 12,5 milyon avro bonservis ödendiğini de hatırlatalım. Polonyalı kaleci Artur Boruc, Hollandalı Royston Drenthe, Brezilyalı defans Breno, Ukraynalı kaleci Oleksandr Rybka, Polonyalı sol bek oyuncusu Sebastian Boenisch, Alman orta saha oyuncusu Thomas Hitzlsperger,  Hırvat santrafor Ivan Klasnic, Ganalı stoper John Mensah, Sunderland'den ayrılan İskoç kaleci Craig Gordon, Tunuslu hücum oyuncusu Lassad ve Avusturyalı sağ-sol bek oyuncusu Andreas Ibertsberger kaliteleriyle boşta olmaması gerektiğini düşündüğüm, sözleşme imzaladıkları taktirde gittikleri takımın kalitesini kesinlikle yükseltebilecek oyuncular.

Bu oyuncular dışında Türkiye Süper Ligi’nin kalitesini artırabilecek oyuncular olarak Yunan milli kaleci Michalis Sifakis, Villarreal’den boşa çıkan İspanyol sağ bek Angel Lopez, Spartak Moskova’dan ayrılan İspanyol stoper Rodri, Saint Etienne’le sözleşmesi biten Kongo asıllı Fransız sağ bek Albin Ebondo, Belçikalı sağ bekler Anthony Vanden Borre ve Gill Swerts, St.Pauli’den ayrılan Ganalı ofansif orta saha oyuncusu Charles Takyi, Kızılyıldız'dan Brezilyalı orta saha oyuncusu Evandro ve West Bromwich’ten boşa çıkan Kamerunlu 1,90’lık forvet Somen Tchoyi dikkati çekiyor. Bu oyunculardan en az birkaçının 5 Eylül’e kadar Türkiye’ye gelmesini bekliyorum.

Son olarak da şu anda boşta olan, yolu Süper Lig’den geçmiş yabancılara ve yerli oyunculara bir bakalım. Wolfsburg ile sözleşmesini fesheden Tuncay Şanlı, yaz başında Gaziantepspor ile sözleşme imzalayan ancak hemen ayrılan Ali Turan, 2006 yılının gol kralı Gökhan Ünal, Antalyaspor’dan ayrılan Musa Aydın ve St.Pauli'nin serbest bıraktığı Deniz Naki Süper Lig’de devam edeceğini düşündüğüm isimler. Bu oyuncuların çok yakın bir zamanda transfer haberlerini alabiliriz. Norveçli forvet John Carew, İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan ayrılan Polonyalı sağ bek Marcin Kus, Samsunspor'la sözleşmesi biten eski Beşiktaşlı Michael Fink ile Mersin'i terk eden Spas Delev ve Juan Pablo Pino'ysa STSL tecrübesi bulunan sözleşmesiz yabancılardan sadece beşi.

Bakalım 5 Eylül akşamına kadar bu oyuncuların hangileri transfer yapabilecek ve hangilerinin rotası Türkiye olacak?

Belçika Milli Takımı - Eden Hazard'ın Yolu



Genelde büyük turnuvalar öncesinde milli takımlar futbolcu havuzlarıyla masaya yatırılır ve turnuvada neler elde edip edemeyeceği üzerine uzun tartışmalar yapılır. Kadro kalitesi, oyuncuların birbiriyle uyumu ve teknik adam yeterliliği ile birlikte turnuva öncesi şanslar değerlendirilir. En yakın büyük turnuvaya (Brezilya 2014) neredeyse 2 sene var ancak ben özellikle Fransa 2016’da çok ses getireceğini düşündüğüm, o turnuvanın gizli favorisi olduğuna inandığım bir milli takım üzerinde duracağım: Belçika…

Dünya Kupası ve Avrupa Futbol Şampiyonası anlamında en son 2002 yılında sahneye çıkan Belçika Milli Takımı’nı 2008 Pekin Olimpiyatları’nda da izlemiştik. Tabii 2002 yılında Dünya Kupası’na giden jenerasyon neredeyse tamamen yenilendi. Biletini almanın yolu U-21 Avrupa Şampiyonası’ndan geçen olimpiyatlara da son derece iyi oyuncularının olduğu yeni jenerasyonuyla gitmeyi başarmıştı Belçika. Olimpiyatlarda yarı final oynamayı başaran ve 2008 yılında çok genç olan bu jenerasyon, 2016 yılında oldukça tecrübeli hale gelecek.

Şu anda Belçika’nın sahip olduğu oyuncu havuzunu inceleyecek olursak; kalede bonservisi Chelsea’de olan ve 2 yıldır Atletico Madrid’de kiralık oynayan, UEFA Kupası kazanmış Thibaut Courtois, Sunderland’den Simon Mignolet ve Genk’ten Logan Bailly var. Özellikle Courtois 20 yaşında ve Avrupa’nın en iyi kalecilerinden olma potansiyelini kendisinde fazlasıyla barındırıyor.

Defans bölgesi ise dünya çapında olmayı başarmış oyuncularla dolu. Geçtiğimiz yıl Manchester City ile Premier Lig’i kazanan Vincent Kompany, Arsenal’li Thomas Vermaelen, Tottenham’dan Jan Vertonghen, Ajax’lı Toby Alderweireld çok üst düzey oyuncular.  Son derece iyi 4 oyuncudan bahsederken aralarındaki en yaşlı ismin 26 yaşındaki Kompany olması kısa ve orta vadeli gelecek adına Belçika’yı umutlandırsa gerek. Defansta bu oyuncuların dışında Zenit’ten Lombaerts, geçtiğimiz sezonu Genk’te geçiren ve henüz bir takımla anlaşmayan Anthony Vanden Borre, Standard Liege’den Jelle Van Damme ve en fazla 2014 Dünya Kupası’nda oynayabileceğini düşündüğüm, Bayern Münih’ten 34 yaşındaki Daniel Van Buyten var. Manchester City’nin kadrosunda bulunan Dedryck Boyata da gelecekte bu takımın içerisinde yer alması beklenen çok önemli bir genç oyuncu. Bu oyuncu havuzu en yüksek hedef için dahi son derece yeterli.

Belçika’nın orta saha bölgesi, defans seviyesinin de üzerinde. Everton’ın 2008 yılında, Mehmet Topal’ı 8 milyon avroya Galatasaray’dan koparamaması üzerine 21 milyon avro bedelle Standard Liege’den aldığı Marouane Fellaini, Porto’dan Steven Defour, Benfica’dan Axel Witsel, Cagliari’den Nadja Nainggolan Anderlecht’ten sağ bek ve sağ açıkta da oynayabilen skorer orta saha Gillet (geçen sezon 14 gol) ve Inter’den Gabi Mudingayi orta sahanın ortasında oynayabilecek oyuncular. Özellikle Fellaini, Defour ve Witsel gibi oyunculara aynı anda sahip olabilmek çok büyük bir şans. Fellaini ve Witsel’in aynı dönemde Standard Liege altyapısından yetişerek 2006 yılında A Takıma çıktığını, Defour’un da aynı sene Genk takımından onlara katıldığını kısacası 3 ismin birbirini çok iyi tanıdığını önemli bir not olarak düşelim.

Orta sahadaki iyi ve gelecek vaat eden oyuncu sayısı o kadar fazla ki, defansif ve ofansif olarak ikiye ayırsak dahi paragraflar rahatlıkla doluyor. Ofansif orta saha anlamında bu yaz Chelsea’ye 40 milyon avroya transfer olan Eden Hazard, PSV’den Dries Mertens, Twente’den Nacer Chadli, Chelsea’nin W.Bremen’e kiraladığı Kevin de Bruyne ve West Bromwich’ten Yassine El Ghanassy gibi alternatifler var. Eden Hazard, Dries Mertens ve Kevin de Bruyne skora etki etme konusunda “inanılmaz” olan isimler. Sadece geçtiğimiz sezonun bütününe baktığımızda kendi liglerinde Eden Hazard (Lille)20 gol-22 asist, Dries Mertens (PSV Eindhoven) 21 gol-16 asist ve Kevin de Bruyne (Genk) 8 gol-14 asist istatistikleri ile takımlarının saha içindeki beyni konumundaydı. Özellikle Chelsea’ye gelmesinin ardından daha ilk maçta takımın saha içi liderliğini almayı başaran Eden Hazard, en üst seviye oyuncu olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Eden Hazard’ı birkaç sene içerisinde İngiltere Premier Ligi’nin en iyi oyuncusu olarak görürsek, bu büyük bir sürpriz olmaz. Elbette böylesine büyük bir oyuncuya sahip olmak Belçika’nın hedeflerini otomatikman büyütecektir.

Forvet mevkiinde iyi ve daha da önemlisi potansiyelli oyuncularla karşılaşmamız Belçika adına umutları artıran bir başka önemli etken zira ne kadar iyi kadroya sahip olunursa olunsun en az 1 klas forvet oyuncusu olmadan işlerin çok zor olacağını yıllardır Portekiz örneğinde çok net olarak görüyoruz. Chelsea’den West Bromwich’e kiralanan 19 yaşındaki Romelu Lukaku, Fulham’dan Tottenham’a transferi gündemde olan Moussa Dembele, Everton’un geçen ay Olympiakos’tan 8 milyon avroya transfer ettiği Kevin Mirallas ve KRC Genk’in forvetleri Jelle Vossen ile Christian Benteke Belçika’nın önemli gol adamları. Özellikle 2 hafta önce Hollanda ile oynanan ve 4-2 kazanılan hazırlık maçında ilk golü atan 21 yaşındaki Benteke, Lukaku’dan sonra Belçika’nın gündemi olmayı başarmış bir oyuncu.

 

Belçika Milli Takımı kadro kalitesi ve mevki bazında değerlendirme anlamında son derece yeterli bir malzemeye sahip. Elbette, büyük turnuvalarda başarılı olması ve adından söz ettirebilmesi için bu kadronun takım olmayı başarabilmesi gerekiyor. Oyuncuların genelde aynı jenerasyondan olması ve genç milli takımlarda beraber oynaması büyük avantaj olsa da lider ruhlu oyuncuları barındıran milli takımların takım olma konusunda diğerlerinden önde olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Steven Defour (S.Liege), Vermaelen (Arsenal), J. Van Damme (S.Liege), Dries Mertens (AGOVV) ve mevcut kaptan Kompany (Manchester City) gibi takımlarında kaptanlık yapmış ve yapmaya devam eden oyunculara sahip olması, takım olabilme noktasında Belçika için bulunmaz nimet.

Belçika Milli Takımı’nı şu anda eski yıldızı Marc Wilmots çalıştırıyor. Wilmots’un 2014 Dünya Kupası elemelerinde göstereceği performansı merakla bekliyorum zira daha önce kayda değer bir birinci adamlık kariyeri olmadı. Elbette ülke futbolunun önemli isimlerinden olması oyuncular üzerindeki saygınlığını artıran bir faktör ancak saha içi anlamında ne kadar başarılı olacağını 2014 Dünya Kupası elemelerinde özellikle Sırbistan ve Hırvatistan gibi rakipler karşısında görme fırsatı yakalayacağız. Tabii Hollanda karşısında kazanılan hazırlık maçı Wilmots için ciddi bir kredi oluşturdu. Son dönemde Belçika Milli Takımı’nda sadece 6 ay takımın başında kalan ve istifa eden Dick Advocaat dışında uluslararası başarı kazanmış bir teknik direktör tercih edilmedi. Wilmots’un başarılı olup olmayacağını zaman gösterecek ancak eğer olamazsa ben 2016 Belçika ütopyasında takımın başında tanıdık bir sima ve uluslararası başarılar kazanmış biri olarak Eric Gerets’i görmek isterim.

Belçika Milli Takımı, Avrupa Şampiyonası’nın 24 takıma çıkmasıyla birlikte 2016’da kesin olarak yer alacak ve büyük ihtimalle önemli işler yapacaktır. Bu jenerasyon için asıl önemli nokta ise Hırvatistan ve Sırbistan ile ciddi bir yarış içinde olacağı 2014 Dünya Kupası elemelerinde ne yapacağı. Böylesine bir takımı 2014’te izleyebilmek de çok keyifli olabilir.

Belçika Milli Takımı’nı bu kadar irdeledikten sonra aynı senelerde Türk Milli Takımı ne yapabilir diyenler de olacaktır. 24 takımlı Avrupa Şampiyonası sistemi bizim gibi sürekli grubunda 2.olmaya oynayan ve turnuvalara gitmekte zorlanan ancak gidince önemli başarılar kazanan bir ülke için harika bir uygulama. 2016’dan itibaren Avrupa Şampiyonaları’nda biz de sürekli yer almaya başlayacağız. Kadro olarak ise başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yetişen iyi oyuncularımızı kaptırmadığımız sürece çok önemli bir takım olma şansımız hiç de az değil. Örneğin, şu anda tercihi Almanya olan ancak hala Türkiye A Milli Takımı için oynama şansı bulunan Yunus Mallı, Tolga Ciğerci, Samed Yeşil, Emre Can, Levent Ayçiçek, Koray Günter, Okan Aydın, Kaan Ayhan, Koray Kaçınoğlu gibi oyuncuların bizimle olmasını sağlayabilirsek, bir başka deyişle yeni Mesut Özil, Gökhan İnler, Eren Derdiyok faciaları yaşamazsak, Türk Milli Takımı da 2016-2024 yılları arasındaki periyot için çok umut veren bir milli takım olacaktır.

26 Ağustos 2012 Pazar

Fenerbahçe 3-0 Gaziantepspor - Skor Aldatmamalı



Gaziantepspor maçını izlemiş bir Fenerbahçeli ile maçı izlemeyip sadece skordan haberdar olan bir Fenerbahçelinin maçtan sonra, bu karşılaşmayla, kadroyla ve hatta sezonun muhtemel gidişatıyla alakalı çok farklı düşünceler içinde olduğunu düşünüyorum. Kadın seyirciler önünde oynanmış bir maçta kağıt üstünde 3-0’lık çok güzel bir skor ama oynanan rezalet futbol… Bunun ötesinde 1 haftadır gündemi meşgul eden Aykut Kocaman – Alex de Souza sürtüşmesi.

Futbolda gün geçtikçe önemi artan mevki orta saha bölgesi. Orta sahası güçlü olan ekipler başarıya çok daha yakın oluyor ve göze daha fazla hitap ediyor. Ancak Fenerbahçe bu gerçekten bihabermişçesine 6-0-4 olarak adlandırabileceğimiz bir mantıkla sahaya çıktı. Özellikle maçın ilk 60-70 dakikalık bölümünde Mehmet Topal ve Selçuk Şahin tamamen savunmaya gömülüp defansı altılarken, Krasic, Sow, Kuyt ve Mehmet Topuz ise savunmaya hiç yardım etmeyerek 4 forvet gibi oynadı. 1998-2000 yılları arasındaki Fenerbahçe ile birçok benzer yönü bulunan bu oyun mantığında kaleci Mert de o günlerde hemen her maç 3-4 %100’lük gol pozisyonunu kurtararak Fenerbahçe’yi fark yemekten kurtaran Rüştü Reçber’in rolüne soyundu. Volkan Demirel önemli bir kaleci ama Fenerbahçe için 2003 öncesindeki Rüştü Reçber bambaşka bir yerde durmaktadır. Mert bugün 2003 öncesindeki Rüştü Reçber’e selam gönderdi.

Maç içinde Aykut Kocaman’a Alex ile alakalı tezahürat yapan kadın taraftarları en hafif tabirle söylersek, “uyaran” Aziz Yıldırım, Alex konusunda Aykut Kocaman’ın yanında. Bu durum Alex’in Fenerbahçe’deki geleceğini tehlikeye attı dersem çok yanılmış olmam diye düşünüyorum. Aslında bugün oynamaya çalıştığı Alex’siz taktik Fenerbahçe’nin orta vadede oldukça başarılı olacağı bir anlayış ama merkezde oynayacak 2 oyuncunun Mehmet Topal ve Selçuk Şahin olmaması gerekiyor. Orada hem oyunun 2 yönünü birden oynayabilen, top tekniği yüksek 2 oyuncu lazım ki Fenerbahçe kadrosunda şu anda bu oyuncu tipinden 1 tane dahi yok. Kısacası Fenerbahçe’nin bu şekilde oynayabilmek için orta sahanın ortasında önemli bir açılım yapması gerekiyor.

Fenerbahçe bu kadar kötüyken, Gaziantepspor’un bundan faydalanamamasının ve üstüne 3-0’lık bir yenilgi almasının sebeplerini irdelersek, en önemli neden olarak Muhammet Demir ve Cenk Tosun’un değerlendiremediği net pozisyonları gösterebiliriz. Hakemlere de, özellikle Mehmet Topal’ın golünde eli göremedikleri için, kabahat bulunacaktır. Bunun dışında Fenerbahçe savunmasının en iyi noktası olan havadan ortalarda ısrar etmesi de Hikmet Karaman’ın çok büyük bir yanlışıydı. Yobo – Egemen’den oluşan Fenerbahçe defansını, çok net pozisyonlar dışında, havadan ortalarla delmeye çalışmanın iğneyle kuyu kazmaktan çok farkı yok. Gaziantepspor Yönetimi’nin, Hikmet Karaman’ın istediği 2 transfer acilen yapması gerekiyor yoksa geçen sezonun sonunda müthiş bir ivme yakalayan bu takıma ve Hikmet Karaman’a yazık olur.

Tekrar Fenerbahçe’ye dönecek ve yazıyı toparlayacak olursak, Kocaman’ın ekibinin önünde önemi çok büyük bir Spartak Moskova rövanşı var. Alex sorunu o güne kadar çözülür veya çözülmez onu bilemeyeceğim ancak orta sahadaki sorunlara çare bulunmaz ve bugünkü oyun şablonu Çarşamba günü devam edecek olursa Fenerbahçe için bu eleme turunun sonu kötü biter. Şampiyonlar Ligi’nin prestij dışında getireceği maddi faydayı ve şampiyonluk yolundaki en önemli rakip Galatasaray’ın bu kupada olduğunu göz önüne aldığımızda, eleme turunun ve dolayısıyla Spartak Moskova maçının Fenerbahçe için önemini bir kez daha anlamış oluyoruz.


23 Ağustos 2012 Perşembe

Chelsea 4-2 Reading - Eden Hazard Show



Chelsea-Reading maçını hem Chelsea’nin bu sezon en flaş transferi olarak Lille’den 40 milyon avroya alınan ve Premier Lig’deki ilk maçında Wigan deplasmanında 2 asist ile sezona başlayan Eden Hazard’ın Stamford Bridge’e ilk çıkışını görmek hem de Ümit Milli Takımımız’da forma giymiş uzun vadede A Milli Takım havuzunda da olacağına kesin gözüyle baktığım Reading’den Jem Karacan’ı takip etmek açısından önem taşıdığından izlemeye karar verdim.

Açıkçası geçen sezonun Şampiyonlar Ligi şampiyonu ile Championship’ten yeni gelen bir ekibin mücadelesi olduğundan kâğıt üzerinde Chelsea’nin ağır favori olduğu bir maçtı ama Reading’in bu karşılaşmada sürpriz yapabilmek için elinde bazı kozları olduğu gerçeği de vardı. İlk 11’indeki 7 oyuncunun geçen sezon da Reading forması giymesi ve bu sayede uyum sorununun en az seviyede olması, Brian McDermott gibi yeteneklerine çok fazla inandığım bir menajerin Reading’in başında bulunması maçın hemen öncesinde Reading adına “acaba” dedirten faktörlerdi.

Maçta ilk 20 dakika Chelsea’nin ciddi baskısı vardı ve bu baskı Eden Hazard ile bir penaltı getirdi. Eden Hazard bu yıl Frank Lampard’ı gol krallığında iddialı hale getirecek olursa şaşırmamak lazım zira henüz 2. haftadan Hazard’ın kazandırdığı penaltılar sayesinde 2. golüne ulaşan bir Frank Lampard var. Eden Hazard’ın henüz yeni gelmiş olmasına rağmen kısa sürede Premier Lig’in en iyi 2-3 oyuncusundan biri olduğu/olacağı kesin. Hatta ligin en kadife ayaklı oyuncusu diyeceğim ama David Silva’ya da haksızlık etmek istemiyorum. Geçen sezon Fransa Ligi’nde yaptığı 22 asist istatistiğinin üzerine çıkacağını henüz 2 haftada yaptığı 5 asist ile göstermiş oldu Eden Hazard, bu noktayı da atlamasak iyi olur.

İlk 20 dakikadan sonra ise Chelsea gibi 4-3-3 oynayan Reading’in mutlak üstünlüğü göze çarptı. Özellikle güçlü ve süratli kanat oyuncuları Jobi McAnuff ve Garath McCleary ile etkili olan Reading üst üste 2 gol bularak ilk devreyi önde kapadı. Reading’in hücum etmek istediği dönemlerde, özellikle bu 2 kanat oyuncusu ve Pavel Pogrebnyak’tan oluşan hücum hattının son derece verimli olduğunu söylemek gerekiyor. Bu üçlü tim, ligde uzun vadede önemli iş yapabilir. Chelsea’nin yediği 2.golde, son zamanlarda sıkça olduğu gibi, yine asla yenmemesi gereken bir gol yiyen Cech’e, Abramovich ve di Matteo nasıl bir çare üretecek gerçekten merak ediyorum. Atletico Madrid’de kiralık oynayan Courtois veya bir başkasının Chelsea kalesini Cech’ten devralma vakti geldi gibi görünüyor.

İlk yarı Reading üstünlüğü ile bitince, tahmin edileceği üzere, Chelsea ikinci yarıda sürekli öne oynamayı düşünen bir görüntü içindeydi. Özellikle Ramires-Oscar değişikliği sonrası sadece hücumu düşünen ve maçın başında Ramires-Obi Mikel-Lampard üçlüsünden oluşan orta sahasını Obi Mikel ve Lampard ile tutmaya çalışan bir Chelsea ortaya çıktı. Geçen haftaki Stoke City maçında da hatalı gol yiyerek Reading’i yakan kaleci Adam Federici’nin yine hatalı bir gol yemesiyle Chelsea adeta altın bulmuş oldu. Bu golle birlikte Obi Mikel-Sturridge değişikliği de gelince Chelsea orta sahasını tutmaya çalışan sadece Frank Lampard kaldı. Aslında bu oyuncu değişiklikleri normal şartlarda taktik anlamında eleştirilmesi gereken, son derece yanlış olan, Adam Federici’nin hatalı yediği golden sonra Fernando Torres’in açık ofsayt golü gelmese ve Chelsea çok da hak etmediği bu galibiyeti kazanmasa Roberto di Matteo’ya basın ve Abramovich tarafından hesabı sorulacak oyuncu değişiklikleriydi. Chelsea adına 3 puanın dışında en büyük kazanç Eden Hazard diyebiliriz. 5 asistinin yanında takımın çehresini değiştirmiş ve gelir gelmez takımın liderliğini üstlenmiş olması onun farkını ortaya koyan diğer faktörler. Ancak Chelsea’nin Fernando Torres tek forvetiyle Premier Lig’de şampiyon olmasının çok çok zor olduğunu düşünüyorum.

Reading ise bence iyi başladığı Premier Lig’de belki de kazanacağı 2 maçı kalecisi Adam Federici ve hakemlerin hataları sebebiyle 1 puanla geçti. Bu maçta orta sahada çok sağlam dinamizm koyan Jem Karacan’ın 70’te çıkarılmasının son 20 dakikayı kötü etkilediğini düşünüyorum ama Jem sakatlıktan yeni çıktı belki de McDermott onu çok zorlamamak istemiş olabilir. Ayrıca Jem Karacan’ın çok üst düzeyde olan dinamizmi ve pres kabiliyetinin yanına bir merkezi orta saha oyuncusu olarak top kullanabilme yeteneği de koyması gerekiyor. Umarım kısa sürede bu sorununu da aşarak Abdullah Avcı’nın alternatiflerinden biri olmayı başarabilir.

Brian McDermott son 2 yıldaki performansını incelediğimizde Ocak ayı gibi takımına yenilmezlik aşılayan bir menajer. Dolayısıyla Reading’i henüz ilk sezonunda ligin ikinci yarısı itibariyle orta ve orta üstü sıraları zorlayan bir takım olarak izleyebiliriz.



22 Ağustos 2012 Çarşamba

Belediye Havuzu



İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Abdullah Avcı ile lige çıktığı dönemden beri Süper Lig’e ciddi olarak renk katan bir takım. Ve görünen o ki, renk katmaya da devam edecek. Belediyelerin futbola yatırım yapmasının ne kadar doğru olduğunu özellikle olimpiyatlardaki performansımızdan sonra ülke olarak elbette tartışabiliriz ama ortada bir İstanbul Büyükşehir Belediyespor var ve istikrarlı bir şekilde 5 senedir gelişimini sürdürüyor.

İBB, özellikle ligin bütçesi yüksek, büyük takımları tarafından kadrosunda bulundurduğu önemli oyuncular itibariyle de dikkate alınması gereken bir kulüp. İstanbul takımı olmasının yanına borçsuz ve oyuncularının paralarını tam zamanında yatıran bir kulüp olma özelliklerini de ekleyen İBB, Avrupa’da oynamasa da iyi oyuncuları Türkiye’ye getirebilecek bir takım hüviyetine kavuşmuş durumda. Doka Madureira, Webo, Tom, Holmen, Edin Visca ve kaleci Eduardo gibi tecrübeli ve gelecek vaat eden yabancı oyuncuları harmanlayan İBB, bir zamanlar Gençlerbirliği, Kocaelispor ve Gaziantepspor gibi takımların yaptığı büyük takımlara oyuncu verme rolüne de soyunabilir.

Şu anki kadro yapılarını ve oyuncu ihtiyaçlarını düşündüğümüzde özellikle Trabzonspor, Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin kadrolarını daha kompakt ve yarışmacı hale getirebilmek adına İBB’den alabilecekleri oyuncular var diye düşünüyorum. 2 yıl önce ligi domine eden kadrosu dağılan Trabzonspor’un şu anki durumu ortada. Kadronun seviyesinin nereden nereye geldiğini Başkan Sadri Şener ve Şenol Güneş dışında herkes görebiliyor. O kadrodan Selçuk inan, Umut Bulut, Egemen Korkmaz, Burak Yılmaz, Jaja, Engin Baytar ve Yattara gibi önemli oyuncuları kaybeden Trabzonspor, bu isimlerin yerini doldurmayı başardı demek oldukça zor. Transfer döneminde neredeyse son 10 güne geldiğimiz şu günlerde dahi hala oyuncu arayan Trabzonspor’un İBB’yi düşünmemesi son derece ilginç. Forvet için geçen yıl Türkiye’ye gelen ve 36 maçta 15 gol 8 asisti olan Webo, hücum bölgesi için 39 maçta 14 gol 7 asist istatistiği tutturan Doka ve sol bek için Gökhan Süzen bana kalırsa Trabzonspor’un kadro kalitesi ve derinliği açısından son derece önemli transferler olur.

Beşiktaş’ın kadrosunda da bir takım boşluklar olduğu aşikâr. Bunun ötesinde Hugo Almedia, Fernandes ve şu anda kadro dışı olan Quaresma’nın takımdan ayrılma ihtimali var. Her ne kadar Beşiktaş’ın finansal sorunları olsa da, bu oyuncuların ayrılması halinde ligi ve İstanbul’u bilen Samuel Holmen, Webo ve Doka’dan birkaçı (veya hepsi) düşünülebilir, düşünülmelidir. Bu oyuncuların Fernandes ve Almeida dışında kalan Beşiktaş kadrosundan kalite ve repütasyon anlamında çok fazla eksiği olmadığı da bir gerçek. Bu durum Beşiktaş kadrosunun yeterliliği açısından büyük bir handikap olsa da İBB’li bu oyuncuların Beşiktaş kadrosuna ciddi derinlik getireceği gerçeğini de örtmemeli.

Son olarak da Fenerbahçe diyelim. Emre Belözoğlu’nun ayrılmasından sonra ciddi bir probleme dönüşen ve kötü sonuçlar gelmeye devam ederse her geçen gün daha da kronikleşecek orta saha sorunu Fenerbahçe’nin başını ağrıtabilir. Normal şartlarda Fenerbahçe taraftarının beklentisi Krasic, Kuyt ve Sow örneklerinde olduğu gibi kaliteli ve kariyerli (dolayısıyla pahalı) bir oyuncunun takıma kazandırılması yönünde. Ancak bu olmazsa, savunma anlamında zayıf olmayan, tekniği ve dinamizmi yüksek, aralarında ciddi mesafe ve bağlantı sorunu bulunan defans - forvet arasındaki köprüyü sağlayabilecek herhangi bir oyuncu alınması şart görünüyor. Geçtiğimiz sezon 38 maçta 7 gol 5 asist ile oynayan Samuel Holmen kesinlikle Fenerbahçe için bu pozisyon anlamında Süper Lig’deki en iyi alternatif konumunda.

İBB’de değerlendirilebilecek bir oyuncu grubu var ve eğer işler bu sezon onlar için istedikleri şekilde giderse bu oyuncu grubuna Taner Yalçın, Enver Cenk Şahin, İbrahim Yılmaz ve Mahmut Tekdemir de katılabilir. Ancak muhtemel bir UEFA Avrupa Ligi vizesinin alınması durumunda bu oyuncuları transfer etmek an itibariyle olduğu kadar kolay olmayacaktır diye düşünüyorum.

21 Ağustos 2012 Salı

Fenerbahçe Sorunsalı



“Geçen yıl yaşanan büyük çıkmazdan ve problemlerden sonra bu yıl Fenerbahçe’ye ilaç gibi gelecek” temalı cümleler Fenerbahçe sezon hazırlıklarında belki de transfer sözcüğünden daha fazla dillendirildi. Aslında bu fikrin kâğıt üstünde büyük oranda doğru olduğu gerçeği var ama Fenerbahçe sorunsalını oluşturan faktörlerin asla azımsanmayacak bir bölümü saha içinden peydahlanıyor. Saha içine girecek olursak;

Sözleşmesi biten Emre Belözoğlu’yla, bu konuda inisiyatif kullanan Aykut Kocaman’ın kararı sonrası sözleşme imzalanmaması bana göre son derece doğru bir karardı. Zira Emre Belözoğlu iyi bir oyuncu olmasına karşın takımına, en az sağladığı yarar kadar, zarar da veren bir isimdi ve gitmesine çok fazla itiraz da edilmedi. Ancak orta sahada takımı bir arada tutmaya çalışan Emre Belözoğlu’nun yeri doldurulmaz ve bu durum Fenerbahçe’nin saha içi başarısızlığının en büyük sebeplerinden biri olarak göze batmaya başlarsa, Emre Belözoğlu bir anda Fenerbahçe’de oynadığı dönemlerde olmadığı kadar ağızlara pelesenk olabilir. Şu anda bunun hazırlık sürecini yaşıyoruz diyebiliriz. Mehmet Topal, Selçuk Şahin ve hatta bu 2 isimden daha iyi top tekniğine sahip olmasına rağmen Cristian Baroni ve Mehmet Topuz, bu rol için uygun isimler değil (Mehmet Topuz Fenerbahçe’ye geldiğinden beri bu rolde kullanılmış olsa şimdiye kadar çok iyi bir box-to-box orta saha olabilirdi). Dolayısıyla Aykut Kocaman’ın, Şampiyonlar Ligi’nden elenilsin veya elenilmesin, bu bölgeye kesinlikle 1 transfer yapması gerekiyor.

Sorunsalın bir diğer düğümü ise Alex de Souza, 5-6 senedir olduğu gibi. Alex de Souza ruhunda skor olan bir oyuncu. Her an asist yapabilecek, gol atabilecek bir oyuncu olduğunu istatistiklerine bakınca da rahatlıkla görebiliyorsunuz. Ancak Alex’in skora yakın bir oyuncu olduğu ne kadar gerçekse, takımını sahada eksik bıraktığı, takım savunmasını zayıflattığı, sürekli (yarım kişi veya bir kişi) eksik oynamanın takımı sezonun bütününde çok etkilediği ve Alex’in olduğu 8 senede sadece 2,5 şampiyonluk kazanıldığı gerçekleri de önümüze duruyor. En az bu gerçekler kadar kat’i olan bir başka nokta ise Alex de Souza’nın yedek bırakılamayacağı… Şöyle anlatmak gerekirse Alex gibi bir oyuncuyu asla transfer etmek istemem ama takımımda varsa kesinlikle oynatırım. Aykut Kocaman’ın da sürekli Alex sorunu yaşamasının bir sebebi bu. Alex planlarında olmadığı halde takımda tutarsan, oynatmadığında alabildiğine eleştirilirsin, planlarında varsa zaten oynatırsın. Ve eğer planında olmadığı halde takımda tutuyorsan da bu eleştirileri sonuna kadar hak ediyorsun demektir.

Sorunsalın bir diğer noktası ise Fenerbahçe’nin forvet mevkiindeki bitmek bilmeyen sıkıntıları. Nobre’nin özellikle Saracoğlu’ndaki maçlarda leblebi gibi gol attığı dönemden sonra Fenerbahçe, Anelka, Kezman, Güiza gibi pahalı oyunculardan sonuç alamamıştı. Tabii arada Semih, Niang gibi verim alınan oyuncular da oldu. Tekrar son döneme gelirsek, geçen sene küme düşme dedikodularının olduğu zamanda imece usulü alınan Moussa Sow dahi Fransa’daki seviyesinin çok gerisinde kaldı. Yıllardır tek forvetli sistemde oynayan Fenerbahçe’nin buraya performansında dalgalanma olmayan bir oyuncu bulması şart. Kuyt son derece istikrarlı bir oyuncu olmakla birlikte uzun yıllar sağ açıkta oynamış bir isim, bu bölgede neler yapacak, göreceğiz. Kısacası Niang ile sağlanan, Emenike ile devam edeceği düşünülen forvet istikrarının kısa vadede tekrar sağlanması şart görünüyor.

Fenerbahçe sorunsalının burada değinilecek kadar önemli faktörlerinden biri olan, saha dışı bir noktası da mevcut. Saha dışı denildiğinde ilk olarak akla son 1 yıldır mevzu olan şike konusu gelebilir ama sadece futbolun dürüst enstrümanları üzerinden gitmek istediğim için o konuyu ihmal edeceğim. Bahsetmek istediğim konu stat konusu. Herkesçe malum olduğu üzere Fenerbahçe 2002 yılında Şükrü Saracoğlu Stadı’nı bugünkü haline getirdi ve 24000 kapasiteli Ali Sami Yen Stadı’nı kullanan Galatasaray’ın ekonomik olarak bir anda fersah fersah önüne geçti. Galatasaray’ın bir önceki başkanı Adnan Polat’ın verdiği bilgiye göre, Fenerbahçe, Galatasaray’dan yılda 40 milyon dolar olmak üzere 8,5 yılda 340 milyon dolar fazla stat geliri elde etmiş oldu. Bu tabii ki çok yüksek ve takımlar arasında büyük uçurum oluşturabilecek bir meblağ. Ancak, tüm rakipleri ile bu denli girdi farkının olduğu 9 yıllık (2002-2011) dönemde Fenerbahçe 3,5 şampiyonluk kazanırken diğer şampiyonlukları Galatasaray - Beşiktaş 2, Bursaspor 1 ve Trabzonspor 0,5 olmak üzere paylaştılar. Bu da Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’nde sürekli yer almasını ve Galatasaray’ın 1996-2000 yılları arasında kurduğu hegemonyanın bir benzerini kurmasını engellemiş oldu. Şimdi ise en büyük rakip Galatasaray da çok önemli bir stat girdisine kavuştu ve bu geliri elde eder etmez şampiyonluğu kazanarak Şampiyonlar Ligi’ne gitmeyi başardı. Sözün özü, saha içi problemleri ile birlikte Fenerbahçe’nin çok fazla dikkat çekmeyen en büyük sorunlarından biri de artık stat geliri başlığında rakiplerine yıllık 40 milyon dolar gibi bir fark yapamayacak olması.  

Not: 2010-2011 sezonu için TFF’nin tescil ettiği şampiyon Fenerbahçe ile UEFA’nın Şampiyonlar Ligi’ne direkt olarak aldığı Trabzonspor’a eşit davranmak adına 0,5 şampiyonluk verilmiştir.

31 Temmuz 2012 Salı

2012 Londra Türkiye Futbol Milli Takımı Kadrosu

Futbolda olimpiyatlarda yer almayı başaramadık… Yine başaramadık da diyebiliriz zira daha önce futbol anlamında sadece 1952 yılında katıldığımız bir turnuva bizim için olimpiyatlar. Olimpiyatlarda erkek futbol müsabakalarına 16 takım katılıyor ve bu takımlar hakkında kısa bir analizi şu yazıda yapmıştık. O yazıda önemli favorilerden olduğunu belirttiğim İspanya, ilk 2 maçında muhteşem kadrosuna rağmen büyük hayal kırıklığı yarattı ve elendi. Brezilya, kadrosu itibariyle artık açık ara en büyük favori diyebiliriz.

Ülkemizin de yer aldığı Avrupa kıtasından olimpiyatlara gidebilmek için, olimpiyatlardan önce düzenlenen son 21 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’nda başarılı olmak gerekiyor. 2012 Londra Olimpiyatları’na Avrupa’dan, 2011 21 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’ndan şampiyon İspanya, finalist İsviçre ve Olimpiyat Play-Off’unda, bir diğer adıyla üçüncülük maçında, diğer yarı finalist Çek Cumhuriyeti’ni yenmeyi başaran Belarus katılıyor. Büyük Britanya ise ev sahibi olduğu için direkt olarak turnuvada…

Aslında bu yazının konusu turnuvaya katılması durumunda seçilecek Türk Milli Takımı... Bazı milli takımlar A Milli Takım hocalarıyla bazıları ise farklı teknik direktörlerle turnuvada yer alıyor. TFF yapılanmasında U-23 Milli Takım teknik direktörü bulunmadığından, katılmış olsak turnuvada takımımızın başında Abdullah Avcı yer alacaktı diyebiliriz. Ekipler turnuvaya 2’si kaleci olmak üzere 18 kişi ile katılıyor ve bunlardan en az 15’inin 1 Ocak 1989 ve sonrasında doğmuş olması zorunlu. Diğer 3 oyuncu için herhangi bir sınırlama bulunmuyor.

Ülkemizin 1 Ocak 1989 ve sonrası oyuncu portföyüne baktığımızda olimpiyatlara renk katabilecek bir oyuncu grubu çıkarabiliyoruz diye düşünüyorum. Kale için Mayıs ayında açıklanan A Milli Takım kamp kadrosunda bulunan Fehmi Mert Günok ve geçen sezonu Samsunspor’da oynayarak geçiren Ertuğrul Taşkıran ilk tercihler olacaktır. Bu ikili hali hazırda yaşları tutmadığından Ümit Milli Takım’a seçilemiyor ve A2 Milli Takım’ın kalecisi durumunda. Defans için oldukça iyi bir kadro kurulabiliyor. Sol taraf için Hasan Ali Kaldırım ve İsmail Köybaşı, defansın ortası için ise Ömer Toprak, Serdar Kesimal ve Semih Kaya yeterli alternatifler. Serdar Kesimal sağ bek de oynayabiliyor ancak bu mevkide bir sıkıntı söz konusu. Dolayısıyla buraya Gökhan Gönül çağrılarak 3 kontenjanın 1’i kullanılabilir.

Orta sahada da elimizde iyi alternatifler mevcut. Werder Bremen’den Mehmet Ekici, Alper Potuk, Sercan Sararer, Gökhan Töre, Necip Uysal ve Reading’ten Jem Karacan yeterli alternatifler. Burada kontenjan hakkından Arda Turan’ın da takıma çağrılma ihtimali mevcut. Tabii tercih hakkı Selçuk İnan, Hamit Altıntop, Nuri Şahin ve hatta Mehmet Topal gibi oyuncular için de kullanılabilir ama Arda Turan daha gerçekçi bir alternatif olarak duruyor.

Forvete ilk yazılacak isim yaşı büyük olsa da Burak Yılmaz olurdu diye düşünüyorum. Burak Yılmaz ile birlikte kontenjan hakkı da dolmuş oluyor tabii. Gaziantepspor’dan Muhammet Demir ve orta saha oynayabilme özelliği olan ve Mayıs ayındaki A Milli Takım kampında bulunan Tunay Torun Abdullah Avcı’nın forvetteki diğer tercihleri olurdu diye düşünüyorum.

Bu oyuncular dışında Emre Çolak, Cenk Tosun, Serdar Aziz, Soner Aydoğdu, Batuhan Karadeniz, Kemal Tokak, Özgür Çek ve Musa Nizam gibi ligde forma giyen oyuncuların da alternatifler arasında olacağı bir jenerasyonla gidebilirdik Londra’ya. Yaşları tutmasına rağmen, genç milli takımlar tercihini başka ülkelerden yana kullanmış ancak henüz A Milli Takım tercihi bilinmeyen Taner Yalçın, Tolgay Ali Arslan, Deniz Naki, Yunus Mallı, Tolga Ciğerci ve Atila Turan gibi oyuncular da bu yıl için olmasa da uzun dönemde bu jenerasyonun oyuncuları ile birlikte düşünülebilecek isimler olarak not edilmeli.

Mademki fantezi bir olimpiyat kadrosu üzerine yoğunlaştık, seçtiğimiz kadrodan bir ilk 11 yaparak yazıyı sonlandıralım.


30 Temmuz 2012 Pazartesi

Okben Ulubay MVP, Yıldızlarımız Şampiyon


4 yılda bir bulabildiğimiz olimpiyatlar başlamışken ülke futboldan başka sporlar olduğunu da hatırlamak üzereyiz… Diğer sporlar olimpiyat sayesinde hatırlanacak belki ama futbol dışında bize kendisini hiç unutturmayan bir spor da basketbol… İşte dünyanın en iyi sporcuları Londra’dayken ve olimpiyat heyecanı tüm hızıyla devam ederken, herkesi bir anda Vilnius’a, henüz 16 yaşındaki çocuklarımızın maçına kilitleyebilen bir spor basketbol. 16 Yaş Altı, bir başka deyişle Yıldızlar Avrupa Basketbol Şampiyonası Finali’nde rakibimiz Fransa’ydı ve gençlerimiz kupayı alarak 7 yıl aradan sonra bu başarıyı kazandılar. Ayrıca bu, 1977 ve 2005’ten sonra oyunlar tarihindeki 3.şampiyonluğumuz…

Takımımız turnuvada 9 karşılaşma oynadı ve bunların 7’sini kazanarak şampiyon olmayı başardı. Turnuvanın MVP’si seçilen Anadolu Efes’ten Okben Ulubay ile birlikte Pınar Karşıyaka’dan Egemen Güven, Anadolu Efes’ten Oğulcan Baykan, Fenerbahçe Ülker’den Mehmet Alemdaroğlu ve Banvit’ten Tolga Geçim şampiyonlukta ciddi pay sahibi olan oyunculardı. Turnuvada sayı, ribaunt ve asist istatistiklerinde hiçbir oyuncusu ilk 5’te yer almayan bir ekibin şampiyon olması yıldız millilerimizin takım olmayı başarabildiğini net olarak ortaya koyuyor. Burada takımın başantrenörü Ömer Uğurata’yı kesinlikle tebrik etmek gerekiyor. Ömer Uğurata’nın aynı zamanda İTÜ Elektronik Mühendisliği mezunu olduğunu da not düşmek lazım diye düşünüyorum. Basketbolda Avrupa ve Dünya Şampiyonaları’nda final oynuyor olmamızın, neredeyse her sene NBA Draftı’nda oyuncularımızın dünyanın en önemli ligi tarafından seçiliyor olmasının kısacası futbolda bir türlü çok isteyip de yapamadığımızı basketbolda yapıyor olmamızın altında yatan sebep bence tam olarak bu. Basketbolda gerek oyuncularımız gerekse hocalarımız genel olarak eğitimli, lisan bilen insanlar. Özellikle alttan gelen yeni nesil oyuncular iyi okullardan mezun oluyor. Bu da basketbolda başarıyı getiren temel nokta. Aynı başarıyı futbolda da sağlayabilmemiz için özellikle hocalarımızın eğitimi konusunda kısa vadede çok yol kat etmemiz gerektiği su götürmez bir gerçek.

Tekrar yazının asıl konusuna 1996’lı yıldızlarımıza dönecek olursak, bu jenerasyon için şunu söylemenin yanlış olmayacağını düşünüyorum; 2006’da ülkemizde düzenlenen 20 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’nda 2.olan ve Ersan İlyasova, Semih Erden, Cenk Akyol, Oğuz Savaş, Ömer Aşık gibi oyuncuları barındıran jenerasyondan daha heyecan verici bir grup geliyor. Okben Ulubay ile yazıyı sonlandıralım… Turnuvanın MVP’si seçilen Okben’in 1 yaş büyüklerle oynadığını ve seneye yine bu turnuvada oynayabileceğini not düşmekte de fayda var. Okben, Hidayet Türkoğlu, Ersan İlyasova ve Enes Kanter gibi kendi jenerasyonuna liderlik edebilecek, hatta eden bir isim. 2015 Avrupa Basketbol Şampiyonası ile birlikte Okben Ulubay’ı A Milli Takım’da seyretmeye başlayacağımızı umut ediyorum.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Fatih Terim Yeniden Elit Teknik Direktörler Arasında


5-6 Eylül 2012 tarihinde Nyon’da bu yıl 14.sü düzenlenecek UEFA Elit Teknik Direktörler Forumu’na Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim de davet edildi. Bu forum, katılacak üst düzey teknik direktörlerin büyük futbol organizasyonları, son gelişmeler, futbolun nasıl ilerleyeceği gibi konuların yorumlanacağı, yapılabilecekler hakkında UEFA’ya muhtemel yol haritalarının sunulacağı, 2 gün boyunca fikir alış verişi yapabilecekleri bir platform.

Aslında bu forum Fatih Terim’in çok da yabancı olduğu bir yer değil. 2002 yılında forumun 4.sü düzenlenirken Fatih Terim yine orada yer almış ve Capello, Lippi, Mourinho, Wenger, Del Bosque, Van Gaal, Hitzfeld gibi önemli teknik adamlarla fikir alış verişinde bulunmuştu. Aslında burada Türk futbolu adına görülmesi gereken nokta, Fatih Terim’in tekrar 2002 yılında Avrupa futbolunda sahip olduğu prestije kavuşmuş olması. Akdeniz Oyunları Şampiyonluğu, Türkiye A Milli Takımı’nı tarihinde ilk kez Avrupa Futbol Şampiyonası’na taşıması, Galatasaray ile 4 sene üst üste lig şampiyonluğunu UEFA Kupası ile taçlandırarak Türkiye’nin bunu başaran ilk teknik adamı olması ve Milan’da çalışmış olması gibi başarılarıyla elde ettiği bu prestij, Milan’dan çabuk ayrılmasının hemen akabinde Galatasaray’da oldukça başarısız geçen ikinci döneminin ardından sarsılmıştı.

Türk Milli Takımı ile 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda ulaştığı yarı final başarısı ve tarihinin en kötü sezonlarından birini geçiren Galatasaray’ın başına kurtarıcı sıfatıyla üçüncü kez geçmesiyle ilk senesinde şampiyon olmayı başararak Galatasaray’ı 6 sene aradan sonra tekrar Şampiyonlar Ligi’ne taşımış olması Fatih Terim’i tekrar en üst düzey teknik direktörler arasına taşımış oldu. Elbette bu sene Şampiyonlar Ligi’nde elde edeceği olası başarılar Fatih Terim’i ilerleyen senelerde de bu tip prestijli organizasyonlarda görmemizi sağlayacaktır.

24 Temmuz 2012 Salı

Felipe Melo'ya Muhtemel Bir Alternatif: Serigne Kara Mbodj


Galatasaray ile Felipe Melo arasındaki görüşmelerin tıkandığı haberinin ortaya çıktığı andan itibaren, geçen sene Galatasaray’ın şampiyonluğunda en büyük paylardan birine sahip olan orta alan mevkiinde Selçuk İnan’ın yeni partnerinin kim olacağı ile alakalı çok fazla spekülasyon yapılacaktır. Aslında Melo’nun daha 2-3 gün kadar önce Galatasaray ile anlaştığına dair twitler attığını unutmamakta fayda var. Bu durum Galatasaray ile Felipe Melo’nun Juventus’u zor durumda bırakarak transferin daha ucuza bitmesini sağlamak adına yaptığı bir hamle de olabilir. Yine Felipe Melo’nun “Ayın 29’unda ailemle olmayacağım” twiti de önemli bir gösterge. Bu transferin olumlu veya olumsuz kesin olarak netleşmesi için 1 Ağustos’u beklemek gerekir diye düşünüyorum.

Felipe Melo alınmayacak ise o pozisyon için Galatasaray kesin olarak bir oyuncuyu takıma katacaktır. Önümüzdeki 1 hafta içerisinde bu mevkii için çok fazla isim ortaya atılacaktır. Aslında Felipe Melo’nun Galatasaray’ın sağlam omurgasını bozulmaması ve Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’nde başarılı olabilmesi adına çok önemli olduğunu düşünsem de bu yazı Felipe Melo’nun olası bir alternatifini ortaya sürmek için yazılıyor: Tromsö’den Serigne Kara Mbodj.

Tromsö’ye katıldığı Şubat 2010’dan bu yana 2,5 sezonda 67 maçta forma giyen ve takımın en önemli oyuncusu konumuna gelen Kara Mbodj, iyi bir ön libero olmak için gerekli özelliklerin hemen hemen tamamını kendisinde barındırıyor. 1.92’lik boyuyla normal bir orta saha oyuncusu için oldukça farklı ve iyi bir fiziğe sahip. Çok uzun boylu oyuncuların genel özelliğinin aksine topla arasının kötü olmaması ise en büyük artısı olarak kabul edilebilir. Sahada mücadele etmekten hiç vazgeçmeyen Kara, boyu ile duran toplarda da rakipler için çok önemli bir tehdit. Hele ki son 1 yıldır Galatasaray’da duran topları Selçuk İnan’ın kullandığı düşünüldüğünde Kara Mbodj’un muhtemel tehdit katsayısı daha da artacaktır. Selçuk İnan demişken Kara’nın Tromsö orta sahasında Norveçli Jenssen ile kurduğu ortaklığı burada Selçuk İnan ile de gerçekleştirme ihtimali hiç de azımsanmamalı. Tromsö’de 61 lig maçında 8 gol bulan Kara’nın bu istatistiğinin de bir ön libero için oldukça iyi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu sezon, Hamit Altıntop, Burak Yılmaz ve Amrabat gibi önemli oyuncuları alan Galatasaray’ın Kara gibi genç ve Türkiye’de çok fazla bilinmeyen bir oyuncuyu alma kredisi olduğunu düşünüyorum. Bonservisinin çok pahalı olmaması ve genç yaşında kendi yetiştiği kültürden (Senegal) çok farklı bir ortama sahip olan Norveç’e gelerek hemen başarılı olmuş olması da oyuncu için oldukça iyi bir veri. Ayrıca henüz 22 yaşında bir oyuncu olması, yakın gelecekte Galatasaray’ın kendisinden önemli paralar kazanabilmesi açısından oldukça önemli.

Başta Arsenal olmak üzere Avrupa’nın önde gelen ekipleri tarafından takip edilen ve Norveç Ligi’nin şu anda kesinlikle en gelecek vaat eden oyuncusu olan Kara, Londra Olimpiyatları’nda Senegal U23 Milli Takımı ile yer alacak. Senegal Milli Takımı’nın en çok akılda kalacak oyuncularından biri olacağını düşündüğüm Kara Mbodj’u seyretmeyi şimdiden herkese öneriyorum. 

22 Temmuz 2012 Pazar

Arda Turan Neden İlk Tercih Olmamalı


Normal şartlarda Arda Turan’ın Türkiye’ye dönüş ihtimalini tüm Galatasaraylıların büyük bir sevinçle karşılaması gerekiyordu ama tam olarak öyle olmadı. Hakan Şükür’ün 6 aylığına yaşadığı Torino macerasına benzer şekilde kısa süre sonra geri dönmek istediğine dair haberler çıkan Arda Turan bunları yalanlamadığına göre, haberlerin doğru olma ihtimali oldukça yüksek.

Arda Turan’ın Türkiye’ye dönüşünü Galatasaray ve Arda açısından masaya yatıralım… Öncelikle Arda’yı sadece Atletico’lu Arda olarak görürsek, Galatasaray daha bu Mayıs’ta UEFA Kupası kazanan bir takımın önemli bir oyuncusunu, iyi bir oyuncuyu almış olacak. Bunun dışında yabancı kontenjanının önümüzdeki 3 yıl içinde kademeli olarak azaltılacağını düşündüğümüzde Arda Turan’ın yerli bir oyuncu olması da Galatasaray’ın kesinlikle menfaatine… Olaya teknik – saha içi boyutundan bakınca da Arda Turan’ın yıldızlarla bezenmiş Galatasaray kadrosunda, tüm sorumluluğun kendisi üzerinde olmadığı halde, Fatih Terim yönetiminde başarılı olacağı, yakın arkadaşları Selçuk inan ve Burak Yılmaz’ın varlığının performansını artıracağı aşikâr. Yani ödenecek bonservis ve yıllık ücret gibi faktörleri ihmal ederek söyleyebiliriz ki, Arda’nın transferi saha içi anlamında başarılı bir transfer olur.

Ancak bu transferin Arda Turan’ı İspanya’ya gönderen saha dışı faktörleri de var. Öncelikle daha geçen sezon İspanya’ya transfer olmuş ve ilk senesinde Avrupa Kupası kazanmış 25 yaşındaki bir futbolcu neden geri dönmek ister? Bunun cevabı oldukça basit… Arda Turan Türkiye’de el üstünde tutulan, her yaptığı haber olan, göz önünde bir insandı. Galatasaray’da takımın saha içi liderliğinin yanında kaptanlık da kendisine verilmişti. Özellikle kaptan olduktan sonra, dönemin başkanı Adnan Polat’ın çok da becerikli olmayan yönetiminin etkisiyle, deyim yerindeyse işin tadı kaçmıştı. Arda Turan’ın bu ilgiyi İspanya’da kendi etrafına çekmesi tamamen ihtimal dışı. Bırakalım İspanya’yı ve Madrid’i, kadrosunda Falcao, Diego gibi oyuncuları barındıran geçen seneki A. Madrid bünyesinde dahi lider olma durumu yoktu. Arda’nın Türkiye’deki ilginin İspanya’da olmamasından rahatsız olduğunu, Türkiye’de zaman zaman çıktığı yayınlar ve bu yayınlarda alakalı-alakasız olarak yaptığı açıklamalardan da anlamıştık. İşte Arda, eğer dönmek istiyorsa, böyle bir sürecin sonunda bu sayılan faktörlerin, taraftarı olduğu Galatasaray’ın yeniden kaliteli bir kadro kurması ve kendi takımı Atletico Madrid’den farklı olarak Şampiyonlar Ligi’nde yer alacak olması noktaları ile birleşmesinden ötürü gelmek istiyor.

Duruma bir de Galatasaray ve Galatasaray taraftarı açısından bakmak lazım. Galatasaray’ın Arda’ya ihtiyacı var mı? Arda Turan gibi bir isme Fatih Terim’in hayır diyeceğini zannetmememle birlikte, takımın geçen sene yakalanan ahenginde Arda’nın takımdan ayrılışının olumlu etkisi olduğunu Terim’in asla göz ardı etmemesi gerekiyor. Son 2 sezonda saha içinde takımın her şeyi konumuna gelmiş bir Arda Turan vardı ve bu durum Galatasaray’ın tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşamasının temel sebeplerinden biriydi. Fatih Terim’in geçen sezon o bitmiş takıma “şampiyon” şeklini kısa bir sürede verebilmesinde, takımda Arda Turan gibi henüz lider olma özelliklerini tam anlamıyla kazanmadan takıma lider yapılan bir figürün olmamasının payı çok büyüktü. Elbette şu anda yeni bir kadro kuruldu ve kadroda Hamit Altıntop, Ujfalusi, Selçuk İnan ve tekrar alınırsa Felipe Melo gibi lider ruhlu oyuncular var. Böylesine bir kadroda Arda’nın daha dengeleyici bir unsur olacağı gerçeğini göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum.

Galatasaray taraftarı Arda konusunda tamamen ikiye bölünmüş durumda. Bir kısım taraftar kendisini kesinlikle istemezken diğer kısım ise dönmesini çok istiyor. Aslında istemeyen kesimin daha fanatik olan, Arda’nın taraftara yaptığı giderleri unutmayan grup olduğu gerçeği de var. Yani muhtemel bir dönüşte Arda Turan, Seyrantepe sakinlerinin büyük kısmını oluşturan bu taraftar grubunun göz hapsinde olacak diyebiliriz. Tabii bu durumun gelecek başarılarla kapanacağı da her zaman taraftar-futbolcu ilişkisi anlamında masanın üzerinde duran bir gerçek.

Kısacası Arda Turan transferinin olumlu-olumsuz yönleri var ve bu faktörlerin tamamını masaya yatırarak kararı verecek olan kişiler Galatasaray yöneticileri ile teknik heyeti. Benim şahsi görüşüm ise 2000 yılında UEFA Kupası kazanan Galatasaray kadrosuna benzer bir kadro kurmaya çalışan Fatih Terim’in şu anda yapması gereken takımı saha içinde diğer takımların bir adım önüne geçirecek, organize edecek, deyim yerindeyse takımın hem beyni hem de omuriliği olacak bir oyuncu bulmak… Elbette bu görevi o dönemde kusursuzca yerine getiren Hagi’yi tekrar bulmak çok kolay değil. Ancak bu göreve Galatasaray’da daha önce soyunmuş ve çok da başarılı olduğunu söyleyemeyeceğimiz Arda Turan ilk tercih olmamalı diye düşünüyorum. Uzun zamandır Galatasaray’a gelme ihtimali olduğu yazılan, Brezilya’da transfer döneminin kapanmasıyla oraya dönme ihtimali ortadan kalkan ve Türkiye’ye gelirse Süper Lig’in en iyi oyuncusu olacak olan Paris Saint Germain’li Nene’nin bu görev için en donanımlı aday olduğuna inanıyorum.

20 Temmuz 2012 Cuma

Gheorghe Hagi'nin Eli


Dün akşam Hagi’nin kurduğu futbol okulu ve bu okulun bu sezon Romanya 1.Ligi’nde mücadele edecek takımı Viitorul Constanta üzerine konuşurken konu başka yerlere, milli takımlara da geldi. Hagi’li Romanya’nın birçok turnuvaya katıldığını ve o jenerasyonun bıraktığı tat olarak bizim 96-2002 jenerasyonuna benzediğini düşündüm. Tabii bu 2 jenerasyonun somut olarak sadece bir ortak noktası var: Gheorghe Hagi.

Romanya Milli Takımı ile 6 büyük turnuvaya (EURO 1984, 1996, 2000 – Dünya Kupası 1990, 1994, 1998) katılan Gheorghe Hagi’nin Romanya futboluna büyük katkı yaptığı ortada. O dönemde başarılı olan ve yaptığı şikelerin de yardımıyla Avrupa’da finaller oynayan Steaua Bükreş’in amiral gemiliğini yaptığı Romanya futbolu birçok turnuvaya katılarak dünya futbolunun önemli oyuncularından biri olmuştu. Mircea Lucescu’nun teknik direktörlüğünde gidilen EURO 1984’te çok farklı ve nispeten yaşlı bir oyuncu grubuyla oynayan Hagi, diğer tüm turnuvalarda ekibin en önemli oyuncusu ve lideri konumundaydı desek yanılmış olmayız.

Romanya’nın kaptanı olarak G. Popescu, Dan Petrescu, Balint, Piturca, Lacatus, Stelea, Munteanu, Lupescu, Ilie, Moldovan, Filipescu ve teknik direktör Iordanescu ile birlikte harika bir jenerasyon yakalayan Hagi’nin ekibine çok iyi bir liderlik yaptığını kesinlikle söyleyebiliriz. Bu ekiple katıldığı her Dünya Kupası’nda gruptan çıkan Romanya, 1990’da İrlanda’ya 2.turda, 1994’te ise İsveç’e çeyrek finalde penaltılarla elenerek ne kadar şanssız bir takım olduğunu gösteriyordu. Kısacası Hagi’nin elinin değdiği, içinde yer aldığı bu jenerasyon özellikle 1994 Dünya Kupası ile hafızalara kazındı.

Gheorhge Hagi’nin içinde bulunduğu ve elinin değdiği bir başka jenerasyon ise bize hiç uzak değil. 1993 Akdeniz Oyunları ile ortaya çıkmaya başlayan ve 1996’da Türkiye’nin tarihinde ilk kez Avrupa Futbol Şampiyonası’nda boy göstermesini sağlayan Fatih Terim önderliğindeki jenerasyonun çağ atlamasının tam bu döneme denk gelmesi ile Gheorghe Hagi’nin Galatasaray’a katılma tarihinin aynı olması bir tesadüf olmasa gerek. Tecrübe kazandığımız EURO 96’dan sonra EURO 2000’e ve 2002 Dünya Kupası’na katılmayı başardık. Bu zaman diliminde A Milli Takım’a sakat olmadıkları dönemlerde çağrılan isimlerden Bülent Korkmaz, Ergün Penbe, Hakan Ünsal, Fatih Akyel, Ümit Davala, Emre Belözoğlu, Suat Kaya, Tugay Kerimoğlu, Okan Buruk, Hasan Şaş, Arif Erdem ve Hakan Şükür aynı zamanda saha dışında Fatih Terim, saha içinde Gheorghe Hagi’nin liderliğini yaptığı takımda birlikte forma giyiyordu. Hatta daha da ileri giderek A Milli Takım’ın o dönemde Taffarel’in yerine Rüştü Reçber, Popescu’nun yerine Alpay ve Hagi’nin yerine ise Sergen, Mustafa İzzet ve Yıldıray üçlüsünden birini yerleştirerek büyük çoğunlukla Galatasaray’ın kadrosuyla sahaya çıktığını söyleyebiliriz.

Romanya Milli Takımı’na benzer bir şekilde Hagi’nin saha içi liderliğini yaptığı Galatasaray’dan gelen oyuncuların büyük ağırlığını oluşturduğu Türk Milli Takımı da 2002 Dünya Kupası’nda iz bırakmayı başardı, hatta Romanya’nın yapamadığını da yaparak madalya aldı. Hagi’nin ne kadar önemli bir oyuncu ve lider olduğunu Galatasaray ve Steaua Bükreş’te yaptıklarından, Real Madrid, Barcelona gibi takımlarda olmasından zaten anlayabiliriz. Ancak 2 ülkenin futbol kaderine bu kadar etki edebilen başka bir oyuncu var mıdır gerçekten merak ediyorum.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Olimpiyat'ta Futbol Ateşi


Londra Olimpiyatları’nın başlamasına çok az zaman kaldı. Olimpiyat dendiğinde akla genel olarak atletizm ve yüzme gelse de özellikle basketbol ve futbol da çok yakından izlenen sporlar. Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası, Copa America gibi turnuvalar olimpiyatların önünde geliyor ancak önemli futbolcuların dahi olimpiyat madalyasını önemsediğini ülkelerinin olimpiyat kadrosunda yer alan Ryan Giggs, Edinson Cavani, Luis Suarez, Thiago Silva, Marcelo, Hulk, Javi Martinez, Juan Mata ve kadroya giremediği için çok üzülen David Beckham örneklerinde net olarak görüyoruz.

Takımlara ve kadrolara baktığımızda son 5 senede her turnuvada en önde olan İspanya’yı ve Brezilya’yı diğer ekiplerin önünde görüyorum. Uruguay ve ev sahibi Büyük Britanya da yıldızlarıyla diğer takımlardan biraz daha şanslı gibi. Tüm takımların kadrolarına şu adresten ulaşılabilir.

İspanya’nın kadrosunda EURO 2012’de şampiyon olan Jordi Alba, Juan Mata ve Javi Martinez’e ek olarak Adrian, Muniain, Azpilicueta, De Gea, Alvaro Dominguez, Tello gibi fark yaratacak oyuncular bulunuyor. İspanya, gerek A Milli gerekse genç seviyelerde turnuva oynamaya ve kazanmaya son derece alışkın oyuncuları bulundurması bağlamında da önemli bir favori. A Milli Takımı’nda Barcelona ve Real Madrid hegemonyası bulunan İspanya’nın Olimpiyat kadrosunda Real Madrid’den hiç oyuncu bulunmazken Barcalı 3 oyuncu (Montoya,Tello, Alba) var.

Brezilya Milli Takımı için de yıldızlar geçidi diyebiliriz. Teknik Direktör Mano Menezes 23 yaşın üstündeki 3 oyuncu kontenjanını çok önemli oyunculardan yana kullandı. Bir önceki olimpiyatta da takımda olan Thiago Silva, Hulk ve Marcelo Brezilya’nın 23 yaş üstü oyuncuları. Bu yıldızların yanında seyredeceğimiz Neymar, Leandro Damiao, Lucas Moura, Oscar, Ganso ve 4 yıl önceki olimpiyatlara katılmış olmasına karşın yaşı hala tutan Pato, Brezilya’nın futbolseverleri şimdiden heyecanlandıran oyuncuları.

Bu 2 ülkenin dışında da yazının girişinde belirttiğimiz gibi önemli oyuncular var. Ülke ülke bakarsak; Büyük Birtanya’da Ryan Giggs, Micah Richards, Craig Bellamy, Senegal’de Kara Mbodj, Uruguay’da Cavani, Suarez, Coates, Gaston Ramirez, Abel Hernendez, Gabon’da Pierre Aubameyang ve Bruno Manga, Meksika’da Giovani Dos Santos ve Marco Fabian, Güney Kore’de Park Chu-Young, İsviçre’de Diego Benaglio ve Ricardo Rodriguez, Belarus’ta Renan Bressan, Mısır’da Ahmed Hegazy ve Mohamed Salah, Japonya’da Takashi Usami, Fas’ta ise Galatasaray'a 8.5 milyon avroluk bir transfer yapan Nureddin Amrabat ve eski İnterli Houssine Kharja öne çıkan oyuncular.

Olimpiyatlarda futbol denince akla gelen takımlardan olan Arjantin’in yokluğu hissedilecektir. Turnuvanın en çok merak edilen noktalarından biri de son olimpiyatta sivrilen ve Fellaini, Kompany, Vermaelen, Mirallas, Vertonghen, Dembele’li kadrosuyla yarı final oynayarak önemli iş yapan Belçika gibi bir sürpriz gelecek mi?  

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Bu Kez "Ancak" Yok... FM 2013 Türkçe Olacak!!


FM 2010 Türkçe Olacak! Ancak!!!” başlıklı yazıyı yazalı neredeyse 3 sene olmuş. 3 senedir o “Ancak” şartları sağlanamamıştı ama SI Games Stüdyo Direktörü Miles Jacobson’un kendi twitter hesabından yaptığı açıklamayla FM 2013’te Türkçe opsiyonunun yer alması kesinleşti. Artık gerek İngilizce seviyesi yeterli olmayan futbol âşıkları gerekse oyunu tamamen Türkçe oynamak isteyen FMseverler istediklerine ulaşmış olacak.

Bu arada oyunun Türkiye datasını hazırlayan ve benim de bir parçası olduğum Turksportal, Türkçe çeviri aşaması için yardımcı olabilecek arkadaşlar arıyor. İlgilenenler şuradan ulaşabilir. Daha oyunun çıkmasına 3 aydan fazla bir süre var belki ama Türkçe FM heyecanının birçoklarını şimdiden sabırsızlandırdığını çok yakından biliyorum. 3 ay evvelinden iyi eğlenceler…

Sadece Futbol...

Geçen sene Temmuz ayının başıyla birlikte sadece futbol dünyamızın değil tüm Türkiye’nin dâhil olduğu süreç biter gibi oldu. Futbola ne kadar âşık olsak da hemen herkesin bu süreçten olumsuz etkilendiğini görmek zor değil. Örneğin bu blogda geçen Temmuz’dan bu yana yazılan yazı sayısında da inanılmaz bir düşüş oldu ve bunun şike süreciyle alakasız olduğunu düşünmek hemen hemen imkânsız…

Mahkeme kararları süreci şimdilik bitirdi. Tabii burada Türk futbolunun en önde gelen kulüplerinden biri olan Fenerbahçe’yi idare eden kişilerin çok ciddi cezalar alması yüz kızartıcı… Ancak daha da yüz kızartıcı bir durum var ki, o da zamanın yöneticisi ve teknik direktörü ceza almış bir takımın o dönemde başkanı olan kişinin en tepesinde olduğu bir federasyonun yetkili kurullarının deyim yerindeyse olayı oldubittiye getirmesi. Burada kulüp ve şahıs isimleri zerre kadar önemli değil. Önemli olan milyonlarca insanın en büyük zevki haline gelmiş futbolun senaryosu önceden yazılmış sinema, tiyatro gibi oynanmış olması. Bu sıkıcı sürecin nasıl işleyeceğini Yargıtay aşamasından sonra göreceğiz. Sonuç ister istemez merak ediliyor olsa da bundan sonra asıl üzerinde durmamız gereken noktalar takımlarımız, sahadaki stratejiler, yapılan transferler ile bu transferlerin stratejilere olası etkileri, milli takımlar ve genç oyuncular vs. olacak.

Örneğin 2 yıldır “dükkân kapalı” bir şekilde Avrupa puanı alamayan Galatasaray’ın ve (oynayabilirse) Fenerbahçe’nin bu sene hem kendi gelecekleri hem de ülke puanımız adına son derece önemli olan Avrupa Kupası yolculuklarını yakinen blogda takip etmeye çalışacağım.

Avrupa’da çıkış yapan, Türk Milli Takımı’nı seçme ihtimali bulunan genç oyuncular da zaman zaman blogda konu olacak. Yavaş yavaş başlayalım…

18 Haziran 2012 Pazartesi

Kerim Frei Yükseliyor


Avrupa’da bu sezon önemli çıkış yapan Türk oyuncuları değerlendirmeye Jem Paul Karacan ve Sercan Sararer’den sonra Fulham’da oynayan Kerim Frei ile devam edelim. Türk baba ile Faslı annenin çocuğu olan Kerim Frei, Avusturya’da doğup İsviçre’de büyümüş bir futbolcu. Tabii bu kültürel çeşitlilik onun 4 farklı ülke ile temas etmesini sağlamış durumda. Altyapı eğitimini İsviçre’nin Grasshoppers takımında 2006-2010 yılları arasında alan 1.72 boyundaki oyuncu, 2010 yılının Ocak ayında ise Mısırlı iş adamı Mohamed El-Fayed’in sahibi olduğu Premier Lig ekibi Fulham’ın yolunu tuttu.

Kanatlarda ve forvet arkasında oynayabilen 19 Kasım 1993 doğumlu Kerim Frei, ilk 1.5 senesinde reserve takımında yer aldığı Fulham’da bu yıl, genç oyunculara büyük önem veren menajer Martin Jol’un göreve gelmesiyle, A Takım’da yer almaya başladı. Bu sezon zaman zaman orta sahanın solunda zaman zamansa forvet arkasında izleme fırsatı bulduğumuz Kerim Frei, 6’si ilk 11 olmak üzere 16 Premier Lig karşılaşmasında forma giydi. Bu maçlara ek olarak 7 Avrupa Ligi, 1 Lig Kupası ve 1 FA Cup maçıyla toplamda 25 kez Bryan Ruiz, Clint Dempsey, Brade Hangeland, Moussa Dembele, John Arne Riise, Damien Duff gibi oyuncularla Fulham A Takımı’nda oynamış oldu. A Takım’da oynayamadığı dönemlerde forma giydiği Reserve League’de ise 11 maçta 5 gol 3 asist gibi etkileyici istatistiklere ulaştı.

Martin Jol gibi bir menajer Fulham’da olduğu için oldukça şanslı olduğuna inandığım Kerim Frei, eğer kalırsa, bu sezon da Fulham’da şans bulmaya, hem de maç sayısını ve dakikalarını artırarak, devam edecektir. Özellikle takımdan önemli paralar getirerek ayrılması gündemde olan Moussa Dembele ve Clint Dempsey gibi oyuncular giderse Kerim Frei’ın Fulham’daki rolü de otomatikman daha önemli hale gelebilir. Kerim’in en büyük artısı çok rahat çalım atmasını sağlayan ince bilekleri… Tabi eksik olduğu noktalar da yok değil. Özellikle Premier Lig’de üst düzey bir oyuncu olabilmesi için fiziğini acil bir şekilde geliştirmeli, güçlenmeli.

Milli takım tercihine baktığımızda, Kerim Frei şu anda yetiştiği İsviçre’nin milli takımları için oynamakta. Hali hazırda İsviçre U-21 Milli Takımı oyuncusu olan Kerim’in Fulham’ın resmi sitesine verdiği bir röportajda Türkiye’nin kendi ülkesi olduğunu ve ileride Türkiye A Milli Takımı için oynamayı ciddi olarak düşündüğünü ifade etmişti. Abdullah Avcı ile görüşmeye devam ettiğini Avcı’nın açıklamalarından biliyoruz. Türkiye’nin ev sahibi olmak istediği 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası için üzerinde durulması gereken projelerden biri de Almanya’nın genç milli takımları için oynayan 1994’lü oyuncularımız Samed Yeşil, Emre Can, Okan Aydın, Levent Ayçiçek, Koray Günter, Kaan Ayhan gibi isimlerle birlikte Fulham’dan Kerim Frei…

14 Haziran 2012 Perşembe

Kolombiya'nın Gelecekteki Drogba'sı: Jhon Andrés Córdoba


Türk takımlarının gelecek vaat eden yabancı futbolculara yönelmesi çok rastladığımız bir olay değil ancak Avrupa’da başarılı olmanın en önemli ve en kısa yolunun bu olduğunu her sene Porto, Benfica, Udinese vs. örneklerinde görmekteyiz. Bu ve bu gibi takımlar özellikle Afrika ve Güney Amerika’dan potansiyelli gençleri transfer eder ve 2-3 sene oynatarak aldıklarının çok çok fazlasına Avrupa’nın baş ve baş altı ekiplerine satar. Türkiye’de ise bu uygulamanın simülasyonu diyebileceğimiz şu andaki Kayserispor, geçmişte ise Gençlerbirliği ve Kocaelispor örnekleri var. Tabii bu takımlar yukarıda ismi geçen Avrupalı ekiplerin yanına dahi yaklaşamıyor sadece diğer ekiplerimizden biraz daha öndeler, o kadar.

Potansiyeli yüksek futbolcuyu bulmak, ondan faydalanmak ve çok yüksek kar elde ederek satmak kulübün saha içindeki başarısına katkıda bulunmakla birlikte Türkiye’de çok büyük sorun olan kulüplerin ekonomisini en kısa yoldan düzlüğe çıkaracak argümanların başında geliyor. İşte tam bu noktada potansiyeline çok inandığım, Avrupa futboluna gelmesi ve damga vurması çok muhtemel olan 19 yaşında Kolombiyalı bir oyuncudan bahsedeceğim: Jhon Andrés Córdoba Copete. Üstelik Jhon Córdoba hali hazırda Türk kulüplerinin rahatlıkla transfer edebileceği bir oyuncu. 

Dünya futboluna son dönemde Fredy Guarin ve James Rodriguez gibi önemli oyuncuları Porto aracılığıyla armağan eden Envigado takımında oynayan Jhon Cordoba da diğer 2 isim gibi basamak transferi yapmaya son derece yakın görünüyor. Bu sezon Kolombiya 1.Ligi olarak tabir edebileceğimiz Liga Postobon 1’de 2. sezonunu geçiren Jhon Cordoba 10 Mayıs 1993 doğumlu, yani 19 yaşında. Aynı zamanda Kolombiya futbolunun 80’li yıllardaki önemli golcülerinden Maniel Acisclo Cordoba’nın oğlu olması da futboldan çok uzak yetişmediğinin bir göstergesi.

1.88 boyunda olmasına rağmen araya kaçabilen ve hızlı bir oyuncu olması onu bu yaşında oldukça öne çıkaran en önemli özellikleri diyebilirim. Ayrıca uzun boyu ve fiziği bir forvet için çok önemli bir özellik olan hava toplarında rakip defanslar üzerinde ciddi bir tehdit olmasını sağlıyor. Sağ ayağının yanında sol ayağını kullanabilmesi de çok büyük bir avantaj. Jhon Cordoba’nın şu anda Kolombiya Ligi’nde Dorlan Pabon’un ardından en gözde oyuncu olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu sezon 16 maçta aldığı 1161 dakikada 6 gol attı ve bu 194 dakikada 1 gole tekabül ediyor.

Genç oyuncularla çalışmayı çok seven Kolombiya A Milli Takım Teknik Direktörü Jose Pekerman’ın gözünün Jhon Cordoba’nın üzerinde olması ve Cordoba’yı A Milli Takım’ın çalışmalarına çağırması bu yaz olmasa bile gelecek sezon Cordoba’nın yolunun Avrupa’ya düşeceğinin bir başka işareti. Son dönemde Falcao, Jackson Martinez, James Rodriguez, Teofilo Gutierrez, Dorlan Pabon, Hugo Rodallega, Adrian Ramos, Luis Muriel  gibi önemli hücum oyuncuları çıkaran Kolombiya’da milli takımdaki yeri önümüzdeki 10 sene boyunca garanti gibi görünen Falcao’nun yanında oynamak için, saydığım üzere çok fazla oyuncu olmasına karşın, en büyük adaylardan biri de hem fizikli hem de süratli olması itibariyle haklı olarak Didier Drogba’ya benzetilen Jhon Cordoba.