30 Temmuz 2010 Cuma

GALATASARAY 2-2 OFK --- OLMUYOR


Sıkıntılı olacağını bas bas bağıran bir sezona giriyoruz. Üst üste 3. başarısız sezon olacak ve eğer böyle bir şey olursa Ali Sami Yen halkı buna ne kadar tahammül gösterebilir, bilemiyorum. Elbette her taraftar başarılı olmak, şampiyonluklar görmek ister ama 14 sene şampiyon olamadığı halde "Seni Sevmeyen Ölsün" diyebilen Galatasaray taraftarı daha bir alışkındır başarılara. Başarısızlıkta da takımını desteklemeyi sürdürür yeter ki oyuncuların mücadele ettiğini görebilsin. Bugün skor iyi değil kabul ama 68.dakikaya yani Frank Rijkaard, Mehmet Batdal'ı oyundan alana kadar iyi mücadele eden bir takım vardı. Gerçi o kadroyla OFK Beograd karşısında dahi tek şansı mücadele etmekti Galatasaray'ın. Mustafa Sarp, Barış, Ayhan üçlüsünden normalde biri oynayabilir, takımın başında Mourinho - Fatih Terim gibi "yürü koçum" diyebilen bir hoca varsa bu sayı en fazla 2'ye çıkabilir. Ama narin bir futbol tarzı olan pas futbolunu, popüler deyimle total futbolu oynattığını söyleyen sen Frank Rijkaard bu adamlardan hiçbirini oynatmaman gerekir. Hadi diyelim ki 1 tanesini oynattın, 3'ünün hem de aynı anda sahada ne işi var be adam? OFK karşısında neden sahaya 3 kazmayla çıkar ki Galatasaray? Bunları düşünmek lazım. 3 mücadeleci oyuncuyla çıkmaya hiçbir itirazım yok ama bu adamlar 10 metreden ileriye pas atarken eli ayağına dolaşan adamlarsa total futbol hikayesini bana kimse anlatamaz.

Bir de bu Mehmet Batdal neden çıkıyor oyundan, anlayabilen yok Rijkaard'dan başka. Gol atamasa da her topu alan bir adamdan bahsediyorum. Yedekte forvet yokken ve asıl önemlisi Mehmet ileride top indirip, gol pozisyonuna girerken Fenerbahçe maçında Emre Çolak bu maçta Kewell'dan forvet yaratılmaya çalışılıyor? Bugün sorulması gereken o kadar soru var ki, bu kadarla yetinelim. Takım hücumda tamamen Arda Turan'a endeksli. İlk yarıda çok iyi mücadele etti ve Galatasaray'ın maçın tek hakimi ollmasını sağladı. 2.yarıda gol atmasına karşın ortalarda görünmedi, takımın hali ortada. Yeni transfer Pino oldukça istekli başladı Galatasaray macerasına umarım böyle devam eder. Lorik Cana'da ilk kez resmi olarak Galatasaray forması giydi. Kesin ilk 11'de başlaması lazımdı. Kaleci Aykut da yine protesto edilenler kervanına katıldı. Burada taraftara da bir eleştirim var; bu adamı bir alkışlayıp bir yuhalamaktan vazgeçelim artık. Adamın kapasitesi bu kadar. 7 senedir olduğu gibi iyi bir yedek olabilir ancak. Elinde Ufuk Ceylan gibi Milli Takım kalibresinde bir adam varken onu oynatan Frank Rijkaard suçludur, Aykut değil. Galatasaray'ın bu turda elenme şansı yok. Büyümeden, gelirlerden bahsederken, zaten Şampiyonlar Ligi'ne de katılamadığımız şu ortamda en azından takım puanından mahrum olma ihtimalimiz yok. Büyüklüğümüzü konuşturup, turu alıp geleceğiz haftaya. Frank Rijkaard'a zerre kadar güvenim yok, futbolculara da yok açıkçası. Güvenim o büyük, Avrupa'da ne yapılacağını çok iyi bilen isme. Siz o ismin kollarına kendinizi bırakın gerisi gelir diyeceğim ama kime diyorum, onu yapabilseler 2 yıldır bu durumlara düşer miydik?

27 Temmuz 2010 Salı

"ŞİMDİLİK" HOŞÇAKAL HALDUN ÜSTÜNEL


Galatasaray'ın yeni formalarının tanıtıldığı günde son dönemin en bayrak adamı Galatasaray Yönetim Kurulu'yla olan tüm bağlarını kopardı. Evet, Haldun Üstünel zaten uzun zamandır sıkıntılı oluğunu belli ediyordu, Futbol A.Ş'den istifa etmişti ama yönetimden istifası artık başta Adnan Polat olmak üzere bu yönetimle aynı masayı dahi paylaşamayacağının açık göstergesi oldu. 2008 yazından bu yana Kewell, Baros, Keita, Elano, Jo, Dos Santos transferlerini bitiren kişiydi, açıkçası fazla paramız olmadığı bilinmesine rağmen Galatasaray adını fevkalade iyi kullanarak yaptığı bu transferler, bir anda taraftarlar arasında adının çok büyümesine yol açtı. Bugün Galatasaray forumlarında yaşayan bir efsane konumuna gelmesi son 2 yıldaki transfer başarılarındandır. Ancak burası Türkiye, yükselişiniz çabuk olunca, hakkınızdaki iddialar, dedikodular, kıskançlıklar da aynı çabuklukta artıyor. Geçen sene 2.Başkan Mehmet Helvacı'nın ilk homurdanmayı ortaya atmasıyla Haldun Üstünel'in bundan sonra işinin zor olduğunu öngörenlerin sayısı hiç de az değildi. Başarılarının ardından gelen Başkan Yardımcılığı görevi işini çok daha zor hale getirdi tabii. Yönetimde bir takım rahatsızlıklar yaşanıyordu, bunun ötesinde bir de 2008 yazındaki Skibbe seçiminden beridir yaşanan Üstünel - A.Sezgin rekabeti-anlaşmazlığı vardı. Her hafta sonu Galatasaray maçlarını yan yana seyreden bu 2 adamın futbol dilinin aynı olmadığı o kadar netti ki. Camiada kimsenin sevmediği ve herkesin bunu açık açık söylediği Adnan Sezgin bugün transferde tek yetkili konumundayken, Haldun Üstünel'in benden farkının olmayışı en çok taraftara dokunuyor. Haldun Üstünel'in bitirilmesi, Adnan Polat'ın beklediğinden çok daha kötü sonuçlara sebebiyet verbilir; zira ligde alınabilecek birkaç ters skor, taraftarda olması gerekenden çok daha büyük etki yapacaktır, alınacak birkaç iyi skorun Haldun Üstünel'in gidişini unutturacağı gibi.

Hep belirttiğim üzere Adnan Polat, taraftarların istediği bir başkan olarak göreve geldi, eminim ki hala da seviliyor. Ama sevginin azaldığını görmek için kahin veya şahin gözlü olmaya lüzum yok. Galatasaray'da bir şeyler doğru-düzgün gitmiyor ve en tehlikelisi bu yavaş yavaş, içten içe oluyor. Görünen o ki, anlaşıldığında iş işten geçmiş ve sonuçlar çok büyük olacak...

GALATASARAY FORMALARI 2010-2011


"365G24S" sloganıyla tanıttı Galatasaray yeni formalarını. Forma tanıtımı için hazırlanan filmlerin yönetmeni Mustafa Altıoklar olunca beklenti yüksek oluyor tabii, en azından benim için geçerliydi bu, filmlerde o enerjiyi bulamadım maalesef. Kötü olmuş demek değil bu fakat biraz daha enerjisi yüksek şeyler ummuştum. Formalara gelince parçalı forma her zaman ilk tercihidir Galatasaray'ın. O forma şekli, yıllar geçtikçe biraz değişse de hep ilk tercih olarak kalacaktır, kimsenin de itirazı olduğunu zannetmiyorum buna. Bu yıl tanıtılan diğer 2 forma ise hem renk hem de içerik olarak yeni. "Arslan Forma" olarak isimlendirilen yeni formamız göğsünde Aslan taşıdığından sempati kazanacak burası kesin. Ayrıca nispeten açık rengi tercih eden taraftarlar için çok hoş bir seçenek olmuş. Bu formayı genelde deplasmanlarda giyecektir Galatasaray. Bir diğer forma ise günlerdir üzerinde tartışmalar olan "Mercan Forma". Rengi itibariyle büyük tartışmalara yol açtı bu forma, biraz daha sürer gider bu tartışmalar. Aslında GS Pazarlama A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Cemal Özgörkey'i tebrik etmek gerekiyor. GS Store'ların başına geçtiğinden beri büyük atılım içinde, önce turuncu sonra mor, şimdi de mercan formayı piyasaya sürerek hem büyük reklam hem de satış yaptı. Turuncu ve mor forma da başta çok eleştiri aldı, ben de eleştirdim ama mor formayı daha sonra çok sevdim. Dolayısıyla en baştan, daha sahada görmeden mercan forma ile ilgili olumsuz bir eleştiri yapmayacağım. Bekleyip, sahada oyuncularımızın sırtında bir görelim diyorum...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

BİR MEHMET TOPAL HİKAYESİ


Mehmet Topal son dönemde ülkemizin Avrupa'ya iyi paraya ihraç ettiği tek oyuncu. 5.5 milyon avro gibi bir bedelle özellikle Türkiye gibi Avrupalı kulüplerin çok da oyuncu almaya yanaşmadığı bir ülkeden Valencia'ya gitmek kolay değil. 2006 yılında Çanakkale Dardanel'de oynayan bir futbolcuyken ne yaptı, nasıl oldu da 4 sene içerisinde La Liga'da başa güreşmeye çalışan bir takımın parçası haline geldi Mehmet Topal? Fotoda da görüldüğü üzere, dün akşam Valencia'nın karşı karşıya geldiği Al-Hilal'in teknik direktörü Eric Gerets ile yolu Galatasaray'a ilk geldiği sezon kesişmişti Topal'ın. Gerets son hafta gelen efsanevi şampiyonluğun verdiği gazla görevine devam ederken, Topal'da yönetimin gelecek vaat eden transferlerinden biri olarak(bkz. Carrusca) Gerets'in ekibine katılmıştı. O dönem Milli Takımlar Sorumlusu olan Fatih Terim'in de 1 milyon avroya biten bu transferde payı olduğu yazılıp çizildi, ki doğrudur. Ön libero sıkıntısı çeken Galatasaray, Topal'ı o mevkiye ilerisi için alırken, aynı mevki için ligin 34 değil de 38 hafta olması durumunda sayesinde birçok taraftarın kalp krizi geçirmesi kuvvetle muhtemel olan Junichi Inamoto'yu da transfer etmişti. Topal'ı Galatasaray'da daha bir ayı dolmadan Anfield Road'ta Steven Gerrard'ın karşısına koyan Eric Gerets, herhalde Topal'ın aralarında yaklaşık 5-6 metre olmasına karşın Gerrard'dan yediği çalımdan olacak ki, o maçtan sonra çok düşünmedi genç ismi.

Ertesi sezon Adnan Polat'ın hala beddua ettiğim bir operasyonla Gerets - Kalli değişikliğini yapması, ön libero mevkisine Linderoth'u getirmesi, Topal için çok da iyi bir haber değildi. Forma şansı daha da azalmıştı zira Linderoth mevkisinin Avrupa'daki sayılı adamlarından olarak gösteriliyordu. Ancak Lindy'nin Galatasaray'da oynayacağı maç sayısının bir insanın el ve ayak parmakları sayısı kadar olacağını kimse tahmin edemezdi. O dönemlerde Manisa'da oynanan Türkiye - İsveç Ümit Milli maçında da izleme şansı bulduğum M.Topal, Linderoth'un sakatlığından sonra bulduğu forma şansını çok iyi değerlendirerek önce Galatasaray'da göze girdi, ardından da Galatasaray'a gelmesinde önemli paya sahip olan Fatih Terim'e "ben hazırım" mesajı verdi. Euro 2008'de forma bulmasını Galatasaray'ın 2008 senesindeki önemli şampiyonluğu kazanırken yaptığı büyük katkıya borçludur Mehmet Topal.

Buraya kadar harika giden her şey, bu noktadan sonra terse dönmeye başladı. Önce Everton'un yaptığı yaklaşık 8 milyon avroluk teklifin, daha sonra bu tekliflerin çok daha büyüyeceğini düşünen Galatasaray yönetimince geri çevrilmesi ve sonrasında gelen şanssız sakatlıklar... Mehmet Topal bir daha 2008 senesindeki formunu yakalayamadı. Tamam, o sezon için de orta sahada top tekniği yüksekti diyemezdik ama mücadelesi ve savunma yönüyle bu eksiğini kapatıyor hatta çok iyi görünüyordu. Daha sonra bu mücadele gücünü eski seviyeye çıkaramaması, top kullanma yetisindeki eksikliğin daha net göze çarpmasına sebep oldu. Hatta taraftarlar arasındaki kredisini tüketmek üzereydi Mehmet Topal. Bunu Hasan Şaş'ın "Gitmeseydi, yeni sezonda ilk ıslıklanan Topal olurdu" sözlerinden de daha net anlıyoruz. Zira Hasan Şaş bir zamanlar neredeyse tapılırken daha sonra ıslıklanmanın ne demek olduğunu en iyi bilen adamdır Galatasaray camiasında.

Neyse, 2 senelik çok da parlak olmayan kariyerin ardından Valencia gibi bir kulübe hem de Galatasaray'a hatırı sayılır bir para kazandırarak gitmeyi başardı Mehmet. Ayağa toptan ziyade savunma-hücum oyununu ikiye ayırarak oynamayı tercih eden(savunma savunmasını, ön tarafsa hücumunu yapar bu takımda) Valencia'da defans özelliklerini öne çıkararak başarılı olmaması için hiçbir sebep yok. Bu kadar uzun bir yazıyı yazdırmak bile önemli bir başarıdır, şimdi sıra yine Bank Asya'dan gelen ve o bölgenin oyuncusu olan Musa Çağıran'da. 4 sene sonra da onun Avrupa'ya gidiş hikayesini anlatmak ümidiyle...

25 Temmuz 2010 Pazar

REAL MADRİD & GUTİ & BEŞİKTAŞ


Guti, Real Madrid'ten ayrılacağını açıkladığı basın toplantısında Beşiktaş ile alakalı sorulara cevap vererek bir anlamda yeni sezonda İstanbul'da olduğunu gayri resmi olarak herkese deklare etmiş oldu. Guti'nin Türkiye'ye transferinin benim için 2 farklı boyutu var; birincisi Guti'nin bundan sonra Beşiktaş ve Türk Futbolu'na hizmet edecek olması, ikincisiyse İspanya denince aklına Real Madrid gelen biri olarak, Guti'nin artık Real rotasyonunda yer alan bir futbolcu olmaması. İkincisinden başlayacak olursam, Guti Real Madrid'te adı sürekli gönderilecekler listesinde yer alan ama ne hikmetse İbrahim Üzülmez gibi her taknik adamın ilk 11'de olmasa da şans verdiği bir oyuncu oldu. Muhteşem top kontrolü, harika ara pasları ve arkadaşlarına hazırladığı gol pozisyonlarıyla gerçekten etkili bir isimdi ama mücadelecilik yönü neredeyse "0" olduğu için Santiago Bernabeu topçusu olmaktan öteye geçemedi. Evet kreatif futbolun en önemli temsilcilerinden biridir ama mücadele futbolunun en önemli temsilcisi Mourinho'nun takımında yer almasını beklemek fazlasıyla hayalcilik olurdu. Deplasmanlarda hiç oynamayacağının kesin olduğu, hatta Bernabeu'yu bile pas geçebileceği bir sezonun arefesinde Real'den ayrılması hemen hiç kimse için sürpriz olmamıştır. Real Madrid'in oyunun en ön tarafından başlayarak mücadele edeceği, savaşacağı bu sezonda, bu takımda Guti'ye de, Raul'e de yer yok maalesef.

Olayın bir de Beşiktaş ve Türk Futbolu boyutu var tabii. Quaresma ve aynı tarihlerde gerçekleşen Stoch transferleri için "Quaresma belki birkaç maçta Beşiktaş'a çok yararlı olacaktır ancak bir seçim yapacak olursam benim tercihim Stoch olur" demiştim. Türkiye Ligi, yaşı oldukça ilerlemiş veya tamamen gözden düşmüş isimler yerine gelecek vaat eden isimleri bulup bunları İngiltere, İspanya gibi ülkelere servis eden, futbolun tüketen değil üreten tarafında olması gereken bir lig. Yine bu düşünceye göre zaten az olan mücadele gücü yaşıyla ters orantılı olarak oldukça zayıflayan Guti'nin Türkiye'ye gelmesine de hoş bakmıyorum. Şov futbolunu sevenler için İnönü Stadı'nda belli sayıda maçta güzel görüntüler ortaya çıkaracağına şüphe olmayan Guti'nin, Eskişehir, Sivas, Ankara, Antep gibi deplasmanlarda çok fazla etkili olamayacağı da Madrid tecrübesinden rahatlıkla görülebilecek gerçekler... Turkcell Süper Lig'de sizi başarıya götüren en önemli unsurun mücadele olduğunu düşünürsek, takımda 12 yabancı varken ve bunların 2'si(Delgado, Tabata) Guti ile aynı mevkinin oyuncuyken bu transferin akıl karı olduğunu söylemek oldukça zor. Yine çok çok zor olduğunu düşünmeme rağmen,bu mevkinin oyuncusu Hagi'nin Türk Futbolu'na yaptığı katkının %50'sini Guti'nin yaptığını görmek beni inanılmaz mutlu edecektir. Beşiktaş takımı bu sezon mücadele futbolundan gitgide uzaklaşan bir kadro kuruyor ve bu hiç hayra alamet değil, bekleyip göreceğiz...

DİRK KUYT ve ADI


Dirk Kuyt'un adının nasıl telaffuz edileceği tartışmaları her zaman vardı ama Dünya Kupası sırasında ayyuka çıktı. Normalde Hollanda alfabesine(Flemenkçe) göre Kuijt olarak yazılan(Van Nistelrooy'un adı da aslında Nistelrooij) bu ismin telaffuzunu bırakın yoldan geçen amcamı, hemen her spiker farklı şekilde yorumluyor. Kuyt diyene de rastladım, Kayt diyene de. Hatta son olarak Levent Özçelik Köyt diyerek olaya farklı bir boyut getirdi. Olayın bir de yanında maçı anlatan spiker ne diyorsa ona hemen ayak uydurarak talaffuzunu değiştiren Ömer Üründül boyutu var ki hemen geçelim, oraya girersek çıkmamız zor. Sonunda dayanamadım, amme hizmeti olsun diyerek doğru telaffuzun nasıl olduğunu araştırayım dedim ve aslında dünyada birçok insanın bu dertten muzdarip olduğunu gördüm. Google'a "Pronounciation Dirk Kuyt" yazınca önüme işe yarar birçok site geldi. Sırf Kuyt için yapılan dosyalar dahi mevcut. Neyse, olayı fazla uzatmayalım... Hollandalı, haşin, mücadeleci, pes etmeyen futbolcumuzun adının telaffuzu "Dirk Kaut" şeklindeymiş. Hala şüphesi olanlar Wikipedia'da sırf Kuyt'un adı için yer alan şu dosyaya bakabilir.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

MALLORCA & VILLARREAL & BİZİMKİLER


Mallorca kulübü çok fazla borcu bulunduğu için, geçen sene İspanya Ligi'ni 5.bitirip UEFA Avrupa Ligi'ne katılma hakkı elde etmesine rağmen bu kupaya katılamayacak. UEFA, aldığı sert kararla Mallorca'nın kupaya katılmasının imkansız olduğunu, yerine Villarreal'in kupaya katılacağını bildirdi. Mallorca'nın söz konusu borcu ise 90 milyon avro civarında, yani bizim 3 büyük kulübümüzün her birinin borcundan çok daha az. Bizimkiler çatır çatır katılacak bu sene Avrupa Kupalarına. Burada sıkıntılı bir durum var; ya UEFA bizim takımlarımızı kayırıyor, ki böyle bir şey İspanyolların lobisini düşündüğümüzde mümkün değil, ya da bizim Futbol Federasyonumuz, UEFA ile koordine çalışıp Mallorca'nın durumuna izin vermeyen İspanya Futbol Federasyonu kadar işini sağlam yapmıyor. Belki 2-3 yıl daha yırtarız ama kulüplerimizin büyük borçları özellikle UEFA kriterlerinin tavizsiz uygulanmaya başlanacağı 2012'den sonra bizi oldukça zor durumda bırakacak.

Bir de Villarreal'in UEFA'ya katılma durumu var, piyango gibi bir durum. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası'na o dönemki Yugoslavya'nın ihracı sonrasında piyangodan katılan Danimarka'nın şampiyon olması gibi Villarreal de bu piyangodan başarılı bir sonuç çıkarabilir mi? Elbette çok zor ama bekleyip göreceğiz...

22 Temmuz 2010 Perşembe

ALIŞTIK ARTIK BİZ HER ŞEYE!!!


Fenerbahçe - Galatasaray derbileri Galatasaray seyircisi için eziyet olmaya devam ediyor, hatta birçoğu mağlubiyetleri dalgaya dahi alıyor artık. Ancak dalgaya almayanlar da var, maç sonrası taraftarlarla Sabri Sarıoğlu'nun birbirine girmesi bunun bir göstergesi. Aykut Kocaman'ın Köln maçından sonraki "bir hazırlık maçının yol açabileceği en büyük tahribat" sözleri bu akşam Galatasaray için geçerliydi. En önemli rakibine, hem de maçın başında 10 kişi kalmış olmasına rağmen tarafsız sahada yenilmek, sezon başında moralleri bozacak en kötü olaydır herhalde. Maçın içeriğine girmek istemiyorum, 2000 yılında Ali Sami Yen'de Fenerbahçe'nin 1-0 kazandığı maçtaki kadar olmasa da Galatasaray hakimiyetinde geçen bir maçtı. Özellikle 2.yarıda topa sahip olmadaki bariz üstünlüğünü skora yansıtamadı Galatasaray. Olabilir, her pozisyon gol olacak diye bir kural yok açıkçası, ama keşke en azından biri girseydi de maç sonrası taraftarla alt yapıdan yetişmiş bir oyuncu yumruk yumruğa kavga etmeseydi iyi olurdu.

Benim asıl eleştirim Rijkaard'a. Geçen sezon büyük umutlarla geldi Dutchman. Hiçbir kulvarda umduğumuzu bulamadık, sustuk. Sabri Sarıoğlu dışında hiçbir genç oyuncu en ufak bir gelişim kaydedemedi, ses etmedik. Oyunculara kızdı, haklıdır dedik, yönetime saydı, bizden gelen cevap yine doğrudur minvalindeydi. Ama Frank Rijkaard da bilsin ki bu sene en ufak hatasına tahammülü yok Galatasaray taraftarının. Geçen seneyi alışma, yabancısı olduğu, Avrupa Futbolu'ndan gerçekten farklı olan Türkiye Ligi'ne ısınma periyodu olarak gördük lakin bu sene Rijkaard, Galatasaray'ı uçurmak zorunda. Elinde başka forvet yokken, rakip 10 kişiyken ve takımın 1-0 gerideyken, yani senin gol atman mecburiyken Mehmet Batdal neden çıkarılır be kardeşim. 1 oyuncu değişikliğiyle adam bu kadar eleştirilir mi demeyin, o oyuncu değişikliği belki de bu maçı kaybetmemize yol açtı. Bu maç çok sorun değil ancak bu tip hatalar sezon içinde kenar yönetim tarafından yapılmaya devam ederse bu takım daha çok maç kaybeder. Bir diğer sıkıntı da Arda Turan'da. Arda'dan neden ısrarla oyun kurucu yaratmaya çalışıyorsun be Frank kardeşim. Bu adamı sol açıkta serbest oynatıp maksimum verimi almak varken, neden 4 tane savunma adamının arasında kaybolmasına yol açıyorsun. Hadi geçen sene maçlarda ve antrenmanlarda Arda'nın solda neler yapabileceğini sezemedin, vatandaşın Hiddink'in başında olduğu Milli Takımımızın Amerika kampını da mı seyretmeye lütuf göstermedin?

Frank Rijkaard'ın bir an evvel aklını başına alması, Galatasaray'dan maksimum verimi elde etmesi lazım. Arda için bir not daha... Geçen sezon çok eleştirdiğimiz zayıf uzaktan vuruşlarını geliştirmeye başlamış. Biraz daha geliştirirse yaman bir frikikçi olacak. Köşelerden top almaya bayılan Volkan Demirel'i bugün 2 kez inanılmaz zorladı. Galatasaray sezonu biraz geç açmanın ve Avrupa'da da zayıf bir rakiple eşleşmiş olmanın rahatlığını yaşıyor olabilir ama bence yaşamasın, özellikle bugünden sonra bu sezon çok daha zor olacak.

Fenerbahçe maçı kazandı ama açıkçası etkili olamadı. Tabii bunda Alman hakemin Nazilerden kalma köklerinin etkisiyle Selçuk'u oyundan atmasının payı büyük. Yine de AZ Alkmaar, Köln, Genk, Galatasaray maçlarının verdiği görüntüyle, ligi başlayan ve Fener'den form olarak üstte olduğunu düşündüğüm geçen sezonun İsviçre 2.si Young Boys Bern önünde işler hiç kolay değil. Gayet ciddiye alarak, savunma futbolunu elden bırakmayıp oynamak lazım...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

OĞUZ ÇETİN İZ ÜSTÜNDE

Mehmet Ekici

Milli Takım Teknik Direktörü Guus Hiddink'in yardımcısı Oğuz Çetin, hem genç yeteneklerimizi görmek hem de Galatasaray - Fenerbahçe maçını izlemek üzere Almanya'ya gitti. Şu anda Almanya Genç Milli Takımları'nı seçmiş durumda olan Nürnberg'li İlkay Gündoğan ve Mehmet Ekici'yi Nürnberg'in PAOK ile oynadığı hazırlık maçında(1-1) dün seyretme imkanı buldu Oğuz Hoca. İlkay'ın ilk 11'de başladığını, Bayern'den kiralık olarak Nürnberg'e gelen Mehmet'in de 32.dakikada oyuna girip bir asist yaptığını belirtelim. Kısaca gençleri bol bol izleme fırsatı bulmuş Oğuz Çetin, umarım beğenmiştir. TFF'nin resmi sitesinde de bu haberin yer almasını, bu işin gayet ciddi olduğuna yoruyorum. Zira bu gençlerimizle konuşmadan, onların en azından Türk Milli Takım formasına kesinlikle ret cevabı vermediğini anlamadan bu açıklamaları yayınlamaz TFF. Tabii, iyi izlemek ve iyi karar vermek lazım Milli Takımımız için, zira 1-2 kere çağırıp daha sonra çağırmamak hem o gencin Almanya yani Avrupa Birliği pasaportunu kaybetmesine yol açar, hem de daha sonra karar verecek genç oyuncuları ikna etmek adına kötü örnek oluşturur. Bu bağlamda Fatih Terim döneminde hiç yapılmayan yurt dışındaki genç oyuncuları izleme aktivitesi Hiddink geldikten sonra başlamış oldu. Daha önce de Ömer Toprak izlenmişti. İlkay Gündoğan, Mehmet Ekici, Deniz Naki, Ömer Toprak... Bu çocukların hiçbiri çağrıldığı halde A Milli Takım'a hayır demeyecektir. Yeter ki onlara istedikleri ilgi gösterilsin, kendi öz vatanlarında yabancı muamelesi görmeyecekleri teminatı verilsin. Bu kadar net konuşuyorsun ama Mesut Özil'i unutma dendiğini duyar gibiyim; Mesut Özil biraz daha farklı, Almanya A Milli Takım'ından davet alırken, bizim hocalarımızın aklı sonradan başına gelmişti. O kültürde yetişen çocuklarımızı kendi Milli Takımımıza kanalize edebilmek için ya oyuncunun Türkiye dışında bir ülke tanımaması ya da çok erken dönemden itibaren bizden büyük ilgi görmesi gerekiyor. Hiddink ile bu ilginin gösterileceğini düşünüyorum, umarım yanılmam.

ERSAN GÜLÜM & BEŞİKTAŞ


Avustralya'dan gelip yolu Manisa'dan geçen bir oyuncu Ersan Gülüm. Manisalı olmama rağmen Ersan'ı Manisa'da izleme fırsatım olmadı, takımda 2 sene kalmasına karşıneyse hiç oynamadı ve Elazığspor'a gitti. Daha 2 yıl önce Elazığ'a transfer olmuş bir futbolcu şu anda Beşiktaş forması giyiyorsa bir kere o topçu hırs ve azmi kesinlikle kendinde barındırıyordur ve kendisini geliştirmeye çok açıktır. Ersan'da 6 ay kaldığı Elazığ'dan hemen Adana'ya geçmeyi bildi ve 2 yıl gibi kısa bir sürede kendini 3 büyüklere aldırmayı başardı. Galatasaray'ın da transfer gündemindeydi 1 ay kadar önce, bu bağlamda kendisini sorduğum Adanalı blogger arkadaşım Hüseyin onun için oldukça verimli olur demişti. Şimdi Beşiktaş'a hayırlı olsun diyelim. Bu arada Ersan'ın bir idmanda yaptığı hata sonrası üzerinde "Ben Malım" yazan tişörtü çekinmeden giyerek antrenmanı tamamlaması da ayrı bir kişilik olduğunu gösteriyor. Türk Takımları eğer Avrupa'da iyi yerlere gelmek istiyorsa bunun en birinci şartı kaliteli yabacı oyuncuları büyük paralar ödeyerek getirmek değil, takımda sağlam bir yerli oyuncu iskeleti kurmaktır. Ersan da bu şarta uygun, Beşiktaş yönetiminin transfer kapasitesini düşündüğümüzde bence çok olumlu olarak nitelendirilebilecek bir transfer. Gerçi şu anda kiralık ve bonservis opsiyonu Beşiktaş'ta ancak bonservis opsiyonunu kullanma fiyatının 4 milyon dolar civarında olduğu konuşuluyor. Bu yeni bir kriz çıkaracak kadar büyük bir rakam, özellikle transferin Bank Asya'dan yapıldığını düşünürsek. Bu hamle büyük ihtimalle Adanaspor yönetimini daha rahat ikna etmek için yapılmış olabilir, sezon sonunda uygun bir bedelle Ersan'ın bonservisi alınacaktır, tabii kendini İnönü'ye kabul ettirebilirse.

20 Temmuz 2010 Salı

PABLO PINO & RODRIGO TELLO


Dün Galatasaray Pablo Pino'yu transfer etti, bugün de Beşiktaş Tello'yu Eskişehir'e verdi. Beşiktaş'ın transfer stratejisinde hiçbir şeye şaşırmam artık ben; en önemli oyuncusunu dahi yok pahasına elden çıkarabilir, bu zihniyet o yönetimde fazlasıyla mevcut. Dolayısıyla bu 2 transferden asıl şaşırılması gereken Tello olmasına rağmen konu Beşiktaş olunca, Pino'ya daha fazla şaşırmak lazım. Çünkü Galatasaray transfer stratejisinde de diğer Türk kulüplerinin genelinde olduğu üzere genç , gelecek vaat eden oyuncuları alıp, onları parlatarak Avrupa futboluna sunmak çok fazla yer tutmaz. O rol Avrupa'da daha çok Portekiz - Fransa gibi ülkelere bırakılmıştır. Galatasaray parası varsa oldukça kariyerli yaşı kemale ermiş veya erme moduna girmiş oyuncuları, parası yoksa da yine bu yaşlarda isimsiz takıma katkı sağlayacağını düşündüğü fakat çoğunlukla fayda getirmeyen isimleri tercih eder. Bu kez öyle olmadı, genç, gelecek vaat eden, ülkesinin U20 Milli Takım'ında 23 maçta 13 gol atma başarısını göstermiş bir hücum oyuncusu alındı. Galatasaray'ın son 2 genç oyuncu denemesine bakarsak birinde ucuza alınan ve şu anda dünyanın sayılı adamlarından olan Franck Ribery, diğerinde ise göndermek için kulüplerin kapısında yatılan Marcelo Carrusca var. Ribery bedavaya elden kaçırıldı, Carrusca ise neredeyse üstüne para verilerek gönderildi. Umarım, Pino Ribery'ye yakın bir etki yapar, yüksek bir bonservisle iyi bir kulübe gider ve türk kulüplerine futbolun bu yönünün olduğunu hatırlatır. Keita tarzında, ondan daha genç ve daha ucuz bir oyuncu olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz Pino için. Tello transferi Eskişehir için harika oldu bana göre. Batuhan ve Pele'den sonra bir önemli adamı daha aldılar ki, görünüşe göre Zapo'yu da alacaklar. Belki bir Bursaspor patlaması olmayabilir ama bu sene Eskişehirspor geçen seneden çok daha iyi olacak.

MERT GÜNOK - VOLKAN BABACAN


Serdar Kulbilge gönderildikten sonra Volkan Demirel'i zorlayacak bir kalecisi almadığı için eleştirildi Fenerbahçe Yönetimi. Evet, Volkan Demirel kendisini çok fazla geliştirdi, Milli Takım'ın kalesini tapulayacak kadar iyi bir kaleci oldu ama kendisine zerre kadar güvenilmez bir adam olduğu da bir gerçek. Her an kırmızı kart görme potansiyeli olan bir kaleciyi kalenize koyuyorsanız , iyi bir alternatifi de hazırda bulundurmanız şart. Şu anda Volkan'ın ilk yedeği durumundaki kaleci Volkan Babacan. Çok defa Genç Milli Takımlarda oynamış, yıllardır Fenerbahçe'de bulunan bir isim. Ama kalecilik duruşu yok bu adamda. İzleyen birine güven verdiğine rastlamadım henüz. Beşiktaş maçında yaptığı hatayla da bir alakası yok bu görüşümün son Köln maçında 5 yemesiyle de. Şu anda 3.kaleci durumundaki Mert Günok ise Babacan'dan farklı olarak ben kaleciyim diye bağıran bir duruşa sahip. Yaşı çok genç, tecrübesiz, reflekslerinin nasıl olduğunu bilmiyorum falan ama bakınca "ben kaleciyim" diye bağırıyor çocuk. Genk maçında görüntü biraz kötü olduğu için ilk anda kalede Demirel'in olduğunu zannettim. Bu çocuk(Mert) en azından duruşuyla güven veriyor, Fenerbahçe kalesini alabilir mi ,Demirel varken biraz zor, görmek lazım. Cihan Haber Ajansı da iyi ki bir fotoğraf servis etmiş, mundar etmişler güzelim fotoyu...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

YİNE YENİ YENİDEN DADDY COOL


Geçtiğimiz 2 yılda ağızlarda gerçekten hoş bir tat bırakan Harry Kewell'la sözleşme yanilenmesi sade bir taraftar olarak herkes gibi beni de çok mutlu etti. Zira Kewell oynadığı maçlarda saha içinde çok yararlı olan futbolunun yanında genç oyunculara tecrübesiyle örnek olmasıyla da Galatasaray adına kilit bir isimdi. Ama işin en önemli noktasından baktığımızda bir futbolcuydu ve takımına maksimum sayıda maçta oynayarak maksimum katkıyı verme zorunluluğu vardı. Liverpool yıllarından bu yana alışkın olduğumuz Sakat Harry Kewell portresi Galatasaray'da da ortaya çıkacaktı, çıkmalıydı zaten çıkmayacak olsa Harry Kewell bugün hala dünyanın sayılı futbolcuları arasında gösteriliyordu.

1 yıl daha Galatasaray'da olacak Harry Kewell. Amiyane tabirle normal şartlarda ancak sağ bacağını oynatabileceğimiz bir paraya imza attı. Belki sezonun tüm maçlarında oynayamayacak ama oynadığı maçlarda verebildiğinin hepsini verdiğine bizi kesinlikle inandıracak. Yedek kalsa dahi sorun etmeyecek, 70'ten sonra girip golünü atacak. Antrenmanda kaytaran Aydın Yılmaz'a seni görüyorum işareti yaparak, profesyonellik dersi verecek. Çok uçuk bir para verilmediği sürece bu adamın Seyrantepe kadrosunda yer alması gerekiyordu. Normal bir paraya anlaşıldığına göre hem taraftar hem yönetim hem teknik heyet hem de Harry Kewell mutlu şu anda. Sami Yen'de Daddy Cool bir kez daha çalacak, gerisi boş...

18 Temmuz 2010 Pazar

HADİ ARTIK UFUK CEYLAN


Yukarıdaki fotonun asıl bugün geçerlilik kazandığını düşünüyorum ben. Geçen senenin büyük bölümünde, özellikle Fenerbahçe maçından sonra kangrene dönüşen Leo Franco defteri Galatasaray için bugün tamamen kapanmış oldu. Şimdi Zaragoza düşünsün diyelim. Oynadığı ilk 2-3 maç hariç taraftara De Sanctis'i dahi aratan Leo ile bu işin olmayacağını 10-12.haftalarda net olarak anlamıştı taraftar. Teknik yönetimin anlaması 27.haftaya kadar sürdü, gerçi ondan sonra da müzmin edeğimiz Aykut ile yola devam etti Galatasaray. Bu sene Leo da yollandı ve umut ediyorum ki yabancı kaleci transferi yapılmaz. Şenol Güneş'in Trabzon'da çekinmeden forma verdiği Onur Kıvrak özellikle ligin 2.yarısında nasıl fırtına gibi estiyse bizim gerçekten çok şey beklediğimiz Ufuk Ceylan da Rijkaard'tan formayı kapar ve gerçek potansiyelini ortaya çıkarır. Benim Manisalı olmam itibariyle çok yakından takip etme fırsatı bulduğum Ufuk Ceylan, bunu başaracak kaliteye, fiziğe ve kalecilik bilgisine sahip. Fatih Hoca döneminde A Milli Takım kadrosuna kadar yükselmiş bu yaştaki bir kaleciyi yılların yedeği Aykut Erçetin'e tercih edecek kadar yüreğimizin olmasını , bekliyorum, özlüyorum, istiyorum. Futbolda, takımların başarıya giden yolda en önemli mevkisinin kale olduğunu Galatasaray taraftarı geçen 2 yılda daha da iyi anlama fırsatı buldu. Taffarel ve Mondragon varken ki rahatlığın yarısını Sanctis - Franco'da bulamadık. Kaleyi Ufuk'a emanet edersek belki birkaç hata daha izleyeceğiz ancak bizden biri olduğu için sabretmesini bileceğiz ve Trabzonspor nasıl Onur Kıvrak gibi bir yıldıza kavuştuysa biz de uzun yıllar kalemizi koruyacak yeni Mondragon'umuza kavuşacağız. Tabii Victor Valdes gibi gördüğüm en kazma kalecinin şu anda dünya çapında bir oyuncuya evrilmesinde en büyük paya sahip olan Frank Rijkaard, Ufuk'ta da aynı cesareti gösterebilirse.

16 Temmuz 2010 Cuma

DÜNYA KUPASI 11'İ


Dünya Kupası yazılarına bir ilk 11 ile veda etmek lazım. Ödüller de belli ölçüde yardımcı oldu ilk 11'i belirlememde tabii ama asıl önemli ölçüt göze hitap. HHK'ca takımlarına en çok faydayı sağlayan isimler ilk 11'e girdi diyelim. Altın Top Ödülü'nü kazanan Diego Forlan, Gol Kralı Thomas Müller, yine gol krallığında 5 golle zirveyi paylaşan David Villa ilk 11'de. Kalede Altın Eldiven'i alan Casillas yok, yerine "turnuvanın hiç top sektirmeme" ödülünün kazananı Manuel Neuer filelerin bekçiliğini yapıyor. Yine finale damga vuran Iniesta yerine, turnuvanın belkide en iyisi Schweinsteiger var. Orta sahada oynamasına rağmen 5 gol atan Sneijder'i de kadroya almak isterdik ama olmadı, kulübemizde her zaman yeri var. Robben ve Xavi olmazsa olmaz, özellikle attığı milimetrik paslarla "inceci" lakabını sonuna kadar hak eden Xavi. Defansta beklerde sürpriz 2 isim mevcut. Sağda Philipp Lahm ile aralarında çok gidip geldiğim Fucile'yi tercih ettim. Zira taş gibi oynadı, tek bir top geçirmedi desem abartmış olur muyum emin değilim. Soldaysa jübile maçını Zidane gibi Dünya Kupası finaliyle yapan Giovani Van Bronckhorst favorim. Defansın göbeğinde gönül Puyol - Pique ikilisini bozmak istemezdi ancak Mertesacker turnuvada öyle oynadı ki, formayı hakkaniyetli dağıtmak gerekiyor.

Bankımızda oturacak futbolcular ise, Iker Casillas, Diego Benaglio, Capdevila, Lahm, Pique, Mathijsen, Iniesta, Annan, Gyan, Suarez, Sneijder, Kuyt...

Bu takıma bir de teknik direktör lazım, gencecik çocukları aslan parçası birer futbolcuya dönüştürmeyi başaran Joachim Löw'e o koltuk helal olsun!!!

15 Temmuz 2010 Perşembe

BURSASPOR 1-0 STOKE CİTY


Şampiyon Bursaspor ilk ciddi hazırlık maçında İngiltere Premier Ligi'nden Stoke City ile karşılaştı. Bu sene oynayacağı platform ve yüksek hedefler göz önüne alındığında Bursaspor'un ciddi ekipleri rakip olarak seçmesinde büyük yarar var, zira dün oynanan Polonya ekibi karşısında konsantrasyonunuzun üst seviyede olması zor, gelen beraberlik de bunun bir göstergesi zaten. Stoke City gibi geçen sene Premier Lig'i orta sıralarda bitirmiş bir takım karşısında göreceklerimiz Bursaspor'un 2.Sivasspor veya 2.Trabzonspor olmak arasında yol alacağı ince çizgi hakkında fikir verecek donelerin ilkiydi. Bu ilk maçta Bursaspor rahat olan, oyunu yönlendiren, istediklerini sahaya çok daha kolay yansıtan taraf olarak göründü. Bunu gerek 2 takımın as kadrolarına yakın isimlerle sahaya çıktığı ilk yarıda gerekse nispeten daha genç oyuncuların oyuna sürüldüğü 2. yarıda açık bir şekilde izledik. Anlaşılan o ki, özellikle Vederson, Bursaspor'da bir hayli aktif bir rol alacak bu sene. Sürekli öne çıkışları, duran toplarda tercih edilen kişi olması bunu hissettirdi. Geçen sene sol bekin değişmez ismi olan, bugün Ali Tandoğan'ın yokluğunda sağda oynayan Mustafa Keçeli ise sağ-sol bek rotasyonunu yedekleyecek ilk isim olacak. 1 stoper 1 hücumcu almak isteyen Bursa'da savunmada geçen seneki gibi Ömer-İbrahim-1yabancı rotasyonu olacak. 2.yarıda oynayan Serdar Aziz de 4.stoper rolünü rahatlıkla kaldırabilecek bir isim. Tabi Stoke da boş bir takım değil, Bursalı orta saha ve forvet oyuncularının rahat at koşturmalarını bekleyemezdik bugün. Yine de oyunu rahatlıkla yönlendiren bir ön tarafın olduğunu söyleyebilirim. Ozan - Volkan - Sercan - Turgay - Kirita işini yaptı. Giresun'dan takıma dönen Ramazan Sal da "en fazla yedek olur" yorumu yapılacak bir top oynadı.

Bunlar hazırlık maçı tabii ama tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi'ne katılacak bir takım için bu maçların önemi büyük. Buna rağmen bu maçta 2.yarıda alt yapıdan gelenlere önemli forma şansı vererek onları gören Ertuğrul Hoca'yı da tebrik etmek gerek. 1.5 yılda Bursalı futbolculara kazandırdığı ivme, ortaya çıkardığı potansiyel inanılmaz boyutlarda. Bir de Bursaspor'un alt yapısındaki, potansiyel var. Açıkçası şu an Galatasaray da dahil Türkiye'de alt yapısından en çok faydalanan 2 takımdan biri Bursaspor, diğeri de Bucaspor. Volkan Şen - Bekir Ozan - Sercan Yıldırım - Eren Albayrak - İsmail Odabaşı - Muhammet Demir - Serdar Aziz bu sene A Takım'ın kadrosunda bulunması yüksek ihtimal olan isimler. Bu da, herhangi bir süper teklif karşısında gidebilecek olan önemli oyuncuların yerinin çok da boş kalmayacağını gösteriyor. Bu sene de Bursaspor ligde kesinlikle üst sıralarda olacak, buna şüphe yok.

KITA 2 ŞAMPİYON TEK: İSTANBUL LİGİ


Futbol sadece profesyonel olarak saha içinde gelişmiyor. İnsanların mentalitesi, futbol tesislerinin elverişliliği başta olmak üzere birçok faktör futbolun ve diğer tüm sporların gelişiminde başrol oynuyor. Nüfusu neredeyse bizim yarımız ve daha aşağıda olan ülkelerin futbolda belli bir istikrara sahipken bizim bu istikrarı ortaya koyamamamızda, kişilerin sahip olduğu mentalite kadar, tesis eksikliğimizin ve saha dışındaki insanlarımızın saha içine girememesinin payı büyük. İşte tam bu noktada 2 kıtayı birbirine bağlayan şehrimiz İstanbul'da harika bir proje ortaya çıkıyor; İSTANBUL LİGİ.

İstanbul Ligi, Avrupa ve Anadolu Yakası'nda olmak üzere 2 farklı grupta oynanacak olan süper bir proje. İstanbul'daki yoğun nüfusun futbolun sadece saha dışında değil saha içinde de güzel olduğunu hatırlayacağı bu büyük organizasyona 22 Eylül tarihine kadar başvurulabiliyor. Karşılaşmaların 25 Eylül'de start alacağı turnuva gayet ciddi ve gerçeğe uygun olarak düzenlenecek. Kurallara değinecek olursak; katılım için her takım 275 TL kaparo mahiyetinde bir para yatırmak durumunda. Yİne maçlar öncesi Avrupa'da 84, Anadolu'da ise 72.5 TL ödenecek olup, takımların 10-22 kişi arasında bir kadroya sahip olmaları gerektiği düşünüldüğünde tüm turnuva için kişi başına en fazla 100 TL düşmekte. Her takımın en az 9 maça çıkması kesin olduğundan maç başına her kişi için 10 TL gibi bir ücret düşüyor ki, böyle bir turnuvada yer almak için bence gayet uygun bir ücret. Turnuvada TFF’den hakem, özel güvenlik hatta gözlemci gibi görevlilerin buluncağını da hatırlatalım.

Maçlar 25'er dakikalık 2 devre halinde oynanacak, her takım sahada 7 kişiyle temsil edilecek. Maçlar Avrupa'da, İstanbul'un en önemli tesislerinden olan Yenibosna'daki Londra Camping'de, Anadolu'da ise Küçükyalı'daki Aydınoğlu Tesisleri'nde oynanacak. 2 tesis de gayet konforlu ve her türlü imkana sahip. Tabii ki maçlarda takımların rahatça ayırt edilmesi için forma giymeleri şart. Bu konuda da turnuvanın sponsorlarından "Sportive" takımlara %40'a varan indirim sağlayarak yardımcı oluyor. Organizasyonun bir diğer sponsoru ise "Radyospor". Ayrıca haftada bir maç turnuvanın kendi radyosundan(İstanbul Ligi Radyosu) internet üzerinden naklen yayınlanacak, yine bu radyoda turnuvayla ilgili programlar yapılacak. Böylesine büyük bir turnuvada her hafta ve finalde çeşitli ödüller olduğunu tahmin etmek de zor değil harhalde.

Açıkçası bu organizasyon İstanbul'a kesinlikle renk getirecek. Kendi arasında zevk için oynayan kişiler kent çapında güçlerini deneyecek, gerçekten iddialı takımlar kurulacak. Kendi adıma keşke İstanbul'da olsam ve bu turnuvaya organizasyon adına yardımcı olabilsem demeden edemiyorum, saha içinde de şansımı denemeye çalışırdım tabii.
Turnuvayla alakalı daha detaylı bilgi almak için TIKLAYINIZ!!!

14 Temmuz 2010 Çarşamba

KUPANIN ARDINDAN

"Kupadan Kalanlar"

Dünya Kupası'nı acısıyla tatlısıyla geride bıraktık. Acısıyla tatlısıyla diyorum zira çok keyifsiz başlayan kupa sonlara doğru oldukça heyecanlı hale geldi. Turnuva öncesi istatistiklerini verdiğim, 2002 ve 2006 Dünya Kupaları'yla neredeyse aynı çizgiye gelen bir turnuva oldu Afrika Dünya Kupası. 1998'de 36, 2002'de 24, 2006'da 25 olan üst bitmiş maç sayısı bu turnuvada 26 oldu. Turnuvadaki ilk maçlar sonunda 1.6 olan maç başına gol ortalaması, turnuva sonunda 64 maçta 145 golle 2.27'ye kadar yükseldi. 2006'da gol sayısı 147'ydi ve ortalama 2.30'du. Turnuvada en hızlı gol Almanya - Arjantin maçında 3.dakikada Thomas Müller'den geldi. Zaten bu turnuvaya hem gol hem de asist krallıklarında lider durumda bulunan Thomas Müller damgasını vurdu. Turnuva başında tecrübesiz Alman takımının öne çıkması çok da beklenmeyen oyuncularından olan Müller gol krallığını da alarak, önümüzdeki yıllara damga vurabileceğini net olarak gösterdi. Müller'in 5, Klose'nin 4 gol attığı turnuvada Almanya 16 golle en çok gol atan takım oldu. En az gol yiyen takımlar 1'er golle İsviçre ve Portekiz olurken, az gol yemenin çok da önemli olmadığı bu takımların erken elenmesiyle ortaya çıktı. Sürekli gol yememenin ön plana çıkmaya başladığı dünya futolunda bu gelişme açıkçası beni bir hayli mutlu etti. İsviçre'ye ayrı bir parantez açmakta fayda var; Son 2 Dünya Kupası'nda sadece 1 gol yiyen bir takımın bu turnuvalarda 2.turdan öteyi görememesi şaşırtıcı. Çok iyi bir savunmaya sahipler hatta takım ilerleyebilse kaleci Diego Benaglio turnuvanın en çok dikkat çeken isimlerinden biri olabilirdi.

2006'da yarı finalde 4 olan Avrupa takımı sayısı 2010'da da 3 oldu. Bu Avrupa Futbolu'nun dünyaya damga vurduğunu apaçık ortaya koyan bir faktör. Özellikle Arjantin-Brezilya gibi ülkelerin son 2 kupada yarı finale kalamaması Avrupa dışında kalan kıtaların rekabette bir hayli geride kaldığını gösteriyor, kupanın Avrupa dışında yapıldığını da unutmayalım.

13 Temmuz 2010 Salı

2010 - 2011 ---> BUCASPOR


Bu sezon transferde şu ana kadar en hızlı takımlardan biri de Bucaspor. Bucaspor son 2 yıldır bulunduğu ligleri şampiyon tamamladı, son dönemde bu kadar başarılı bir kulüp olarak tarihinde ilk defa yer alacağı Süper Lig'den de hemen düşmek istemiyor doğal olarak. Teknik direktör tercihini daha önce de üzerinde değinmiş olduğum bir şekilde Sivasspor efsanesinin başrol oyuncusu Bülent Uygun'dan yana kullandı Bucaspor. Bülent Hoca marjinal duruşu ve bazı iddialı söylemleri dolayısıyla futbol çevrelerinin büyük bölümü tarafından sevilmiyor belki ama kimse bu adam için başarısız diyemez. Hatta biraz abartırsam Sivasspor'da yaptıklarını süper bir "show" olarak da nitelendirebilirim. Böylesine bir teknik adamı kadroya katabilmek bence Bucaspor için büyük bir başarı.

Oyuncu transferine gelirsek, tabii en çok dikkat çeken oyuncu, Jerko Leko. 3 büyüklerden herhangi biri transfer etse, kimsenin itiraz etmeyeceği bir isim olan Leko'yu Euro 2008'de Hırvatistan Milli Takımı'nda izlemiştik. Aradan henüz 2 sene geçmişken Bucaspor'un bu futbolcuyu alabilmesi büyük bir olay. İzmir şehrinin olumlu etkisini de hissetmedim değil bu transferde açıkçası. Leko, Bülent Uygun'un orta sahada dinamizm isteyen taktiğinde çok kilit bir rol üstlenecek. Fransa Ligi'nden gelen Mendy ve Osasuna'dan kadroya katılan Dady, ikisi de büyük lig tecrübesi olan 28 yaşında hücum oyuncuları. Bülent Uygun bu tarz transferleri çok sever, bu oyunculardan da bir Kamanan etkisi ortaya çıkarsa hiç şaşırmamak lazım. Aslında Bülent Hoca'nın Sivasspor'u, Buca'ya toplayıp getireceğini düşünenlerin sayısı hiç de az değildi. Beklenenin aksine bu sayı 2'de kaldı ama Süper Lig'in eskileri diyebileceğimiz isimleri takıma almaktan da geri durmadı Asker Bülo. Sivas'tan lig 2.liği döneminde de ilk 11 oynayan İbrahim Dağaşan ve Musa Aydın, artık İzmir'de. İbrahim dümdüz bir orta saha oyuncusu, çok bir artısı olmaz ama Musa Aydın bence çok önemli bir transfer. Yine lig tecrübesi olan Tomas, Ragıp ve Orhan Ak da alındı. Bu 3'lü alınmasa bence herkese çok daha sempatik gelen bir takım olurdu Bucaspor ama ah şu küme düşme korkusu, adama böylesine transferler de yaptırıyor işte. Tabii küme düşme korkusu yaşamamak için en önemli mevkilerin başında kale geliyor. Bucaspor gayet kalburüstü bir kaleci olan Carlos Fernandes'i alarak bu mevkiyi de sağlama bağlamış oldu. Bülent Uygun genç oyuncuları da sever, oynatmasa dahi kadrosunda bulundurur. Standard Liege'de hatırı sayılır sayıda forma giyen 23 yaşındaki Landry Mulemo sol bekte Orhan'dan formayı kapar gibi geliyor bana. Yine U17 Milli Takımımızın ön liberosu Kamil Çörekçi ve yedek kalecisi Ömer Kahveci de Bülent Hoca'dan formayı kapmak için çalışacaklar.

Gördüğümüz üzere 1-2'si hariç mantıklı transferler yapmış Bucaspor da. Ancak bu sene bu takımda benim yıldız adayım transferlerden değil. Eğer üzerinde ısrar edilirse yukarıda resmi olan kanat oyuncusu Sercan Kaya, büyük gelişim gösterebilecek bir oyuncu. Bülent Uygun bu adamı fark edecek ve Türkiye'nin de fark etmesini sağlayacaktır diye düşünüyorum. Bucaspor için ise lige kesinlikle renk katacak, İzmir'i yıllar sonra heyecanlandıracak ve düşme korkusu yaşasa da bir şekilde ligde kalacak bir kulüp diyorum.

ALİ DÜRÜST, HAYIRDIR?


Ali Dürüst biraz fazla görünmeye başladı gibi geliyor bana TV'lerde, programlarda. Geçmiş yılların başkanlığa aday olarak gösterilse de böyle bir şey düşünmediğini açık seçik ifade eden adamı, artık yönetimi kendi kibar üslubunda eleştiriyor, hatalarını söylemekten geri kalmıyor. Elbette, 8 yıl yöneticilik tecrübesi olan, UEFA Kupası - Süper Kupa zaferlerinde bilfiil görev yapmış bir Galatasaraylının fikir beyan etme hakkı fazlasıyla mevcut. Ancak burada asıl irdelenmesi gereken nokta, Ali Dürüst'ün kişiliği ve bugüne kadarki tavırları. Şimdiye kadar yılda 2 kere TV'ye çıkma ortalaması olmayan bir adamı ben art arda 2 gün TV'de Galatasaray konuşurken görürsem, işgillenir altında başka şeyler ararım. Aslında geçmişte Galatasaray Başkanlığının ajandasında kesinlikle bulunmadığını deklare eden Ali Dürüst'ün, ağzını şu anda Galatasaray'ın gündeminde seçim olmadığına, yarının ne getireceğinin bilimez olduğuna çevirmesi dahi 2012 için planların başladığına delalet ediyor. 2010'da Adnan Öztürk ile şansını deneyen muhalefet, yüksek oy almasına rağmen Polat'ı devirememiş, ancak ciddi bir uyarı vermekle yatinmişti. Demek ki Galatasaray'ın şirket birleşmesini yaşadığı, stadının biteceği, gelirlerinin 4-5 katına çıktığı bu dönemde işler daha ciddi. İşin hamallık kısmını yaptırdıkları Polat ile devam etmek istemiyorlar ve karşısına uzun yıllar yöneticilik yapsa da, asla yüzü eskimeyen, sivri söylemler olmayan bir aday çıkarmaya karar verdiler, bu duruma en uygun isimlerden biri de şüphesiz Ali Dürüst.

Açıkçası Faruk Süren, Mehmet Cansun ve Özhan Canaydın gibi başkanlarla çalışmış 96-2000 döneminde Fatih Terim'in deyim yerindeyse eli-kolu olmuş bir yöneticinin Galatasaray'a fayda sağlayacağına şüphe yok. Ancak gerek Ali Dürüst'ün arkasında olduğunu düşündüğüm kişiler gerekse Ali Dürüst'ün yumuşak tarzı ve zihniyeti şu an için Galatasaray Başkanlığına çok da yaklaşmasını istemediğim, oraya tam anlamıyla uyum sağlayamayacağı izlenimi veren faktörler. 2012 Mart'ına daha çok uzun bir süre var ama zamanın çok çabuk geçtiği de ortada. Taraftarın artık kayıtsız şartsız başarı beklediği Adnan Polat, bundan böyle sadece saha içi ve idari işlerle değil, ciddi bir muhalefetle de uğraşmak durumunda kalacak, burası kesin.

Ali Dürüst Lig TV'de

12 Temmuz 2010 Pazartesi

VIVA ESPAÑA, CAMPEÔN ESPAÑA


Fransa'nın 1998 ve 2000'de gerçekleştirdiği art arda 2 büyük turnuva kazanma işini tam 10 yıl aradan sonra İspanya da başardı. Euro 2008'deki futbolundan kalite olarak biraz daha aşağıda olmasına, turnuvaya mağlubiyetle başlamasına rağmen İspanya tam bir büyük takım refleksi gösterdi, toparlandı ve kalan maçlarının hepsini kazanarak Dünya Kupası'na ulaştı. Saha içinde ve dışında hata yapmadılar mı, elbette yaptılar ancak takım olmayı 2008'deki gibi becerdiler ve sonuca gittiler. Kadro artık herkes tarafından ezbere sayılan, kalitesi çok net bilinen bir kadro ama yine de oyuncuların başarısına dem vurmadan, ayrı bir parantez açmadan olmaz. Kalede gerçekten her zaman olduğu gibi güven veren bir Casillas vardı. İlk maçta sevgilisi dolayısıyla biraz tartışılsa da konsantrasyonu bozulmadı. Belki turnuvanın kalecisi için adayım Neuer ancak Casillas da özellikle final maçına damga vuran oyunuyla İspanya'ya hayat verdi. Pique ile Puyol dünyanın efsane ikilileri arasına bence girdiler. Son 2 yılda kazanmadıkları kupa kalmadı. Beklerde Capdevila ve Ramos bu turnuvada suya sabuna dokunmayan bir futbol oynadı. Capdevila'nın stili budur, yadırgamamak lazım ama özellikle Ramos bence bekleneni veremedi bu kupada. Orta sahada eleştirdiğim ve eleştireceğim Busquets tercihine de değinmek lazım. Bu oyuncunun Milli Takım'a alınmasına dahi şaşırırken, ilk 11 oynatılması, özellikle Fabregas'a tercih edilmesi hayretten de öte bir durum. Tamam Fabregas daha önde oynayan bir oyuncu olabilir lakin Busquets kadar savunma yapacağı gibi takımın öne daha rahat çıkmasına da yardımcı olabilirdi. Bunu bu akşamki maçta da net olarak gördük. Xavi ve Iniesta da en az Puyol - Pique kadar efsaneleşti, diyecek, yazacak, söyleyecek hiçbir şey yok. Forvette Euro 2008'de başrol oyuncusu Torres iken bu kez bu rol David Villa'nın oldu. Villa da rolünün hakkını fazlasıyla verdi. Tüm takıma hatta bu kadroya yakışmadığını düşünüdüğüm Del Bosque'ye de helal olsun, Aragones gibi o da bu tarz başarıları yakalayacak kalibrede değil belki ama başardı, tebrik etmek gerekir.

Hollanda'ya gelirsek, onlar da Dünya Kupası'nı ilk kez kazanmak için çıktılar sahaya. Bu oyuncuların turuncu forma altında bırakalım sahada, çocukluklarından beri TV başında dahi görmediği bir taktiği tercih etti teknik adam Bert Van Marwijk. Her zaman göze hoş gelen hücum futbolunu tercih eden ve başarısız olan Hollanda, savunma ve denge futboluyla finale çıktı, bence kupayı da kılpayı kaçırdı. Buradan Rijkaard'a da selam olsun, bu örnekten, kendi ülkesinden ders çıkarsın. Robben'in kaçırdığı 2 gol pozisyonu var ki, akıllara ziyan. İspanya'nın kazanacağını düşünsem de gönlüm Hollanda'dan yanaydı ama olmadı, başaramadı Cruyyf'un çocukları. Gerçi hangi takımda Cruyyf'un daha fazla çocuğu var, o da tartışılır...Hollanda'nın en büyük eksiği savunmada güven vermeyen oyuncularla oynaması. Her zaman sağlam savunmacılarla (Stam, Reiziger, Cocu) oynamış Hollanda'nın buna çözüm üretmesi şart. Onlar için üzüldüm lakin kupayı da onlar kadar hak eden bir takım aldı sonuç olarak.

Oldukça pasif başlayan Dünya Kupası sonlara doğru çok zevkli hale geldi. Bu tip turnuvalar sona yaklaşıldıkça, maçlardaki telafi olanağı düştükçe kısırlaşır fakat bu kupada tam tersi oldu, çok da güzel oldu. Kupanın MR'ını çeken yazılar elbette devam edecek.

11 Temmuz 2010 Pazar

ALMANYA YİNE ÜÇÜNCÜ


1994 Dünya Kupası Bulgaristan, 1998 Dünya Kupası Hollanda, 2002 Dünya Kupası Türkiye. Bu ülkelerin hepsinin ortak özelliği Dünya Kupası'nda çok iyi performansla 3. olup akabindeki Dünya Kupası'na katılamamaları. Bu zincirin 2006 yılında kırılacağı belliydi, zira bu kez üçüncü, evinde düzenlenen kupada Almanya olmuştu. Almanların her kupaya katılmaktan öte, hemen her kupada üstün başarı gösteren DNA'larını düşününce, bu zincirin kırılması çok doğal. 2002 Dünya Kupası'nda final oynayan, 2006'da evinde 3. olan Almanya 2010'da da yine 3. olmayı başardı. Aslında bu 3 madalya yerine bir şampiyonluğu tercih ederler miydi, bence kesinlikle evet fakat art arda gelen bu 3 başarı da şampiyonluk kadar değerli. Turnuva öncesi Ballack, Adler, Rolfes, Trasch ve Westermann gibi sakatlıklarla boğuşurken, üstüne yaşlanan kadroyu taze yeteneklerle donatarak bu başarıyı elde etmesi daha bir anlamlı Almanya'nın. Adler, Westermann, Trasch'ı da sayarsak, 15 oyuncusu 24 yaş ve altında. Gelecek adına çok umutlu olmak için yeterli sebepleri var Almanların. Bir de oyunun son dakikasında Mesut ile Serdar değişirken hiç de hoş hissetmedim kendimi açıkçası. Dünya futboluna yön verecek bu tarz 1 adamı daha kaybetmemeliyiz ulus olarak.

Uruguay'a da ayrı bir parantez açmak lazım. Turnuvaya oldukça renk kattıkları ortada. Bence tam olarak bizim 2002'de yaptığımızı yaptılar. Gerçi biz 3. olmuştuk ama o kadar fark olması da normaldir. 2.tur ve çeyrek finalde dünyanın en önemli takımları diyemeyeceğimiz ülkeleri elediler ve yarı finale kadar geldiler. İlk turda Fransa ile aynı grupta olması da Uruguay'ı turnuva öncesi şanslı görmemde büyük faktördü, NEDEN URUGUAY başlıklı yazımda bahsetmeye çalışmıştım kupa öncesinde. Özellikle Diego Forlan, Uruguay adına turnuvaya damga vurdu, onu izlemek gerçekten büyük bir zevk. Hele ki bunu A.Madrid ile dolu dolu geçirdiği bir sezondan sonra 31 yaşındayken yapabilmesi daha bir farklı kılıyor Forlan'ı. Başta Suarez, Lugano, Fucile tüm Uruguay takımı alkışı hak etti, umarım teknik direktör Oscar Tabarez daha da üstüne koyabilir bu takımın.

3.lük maçı da bitti, sıra şimdi finalde. Açık konuşmak gerekirse gönlüm Hollanda'dan yana ama bana ahtapot Paul yine bilecek gibi geliyor. İspanya büyük maçları rahatlıkla kaldıran, rakibi deli edecek isabet ve hızda pas yapan kadrosuyla Avrupa Şampiyonluğu'ndan sonra Dünya Kupası'na da çok yakın. Kupayı Robben'in ellerinde görmek istesem de galiba Casillas'a gidecek. Bu arada bu Puyol'un son 2 yılda kazandığı kaçıncı kupa olacak yahu?

10 Temmuz 2010 Cumartesi

2010 - 2011 ---> GENÇLERBİRLİĞİ

Ermin Zec

Konyaspor'dan sonra transfer piyasasına en hızlı giriş yapan takım Gençlerbirliği'ni ele alalım ikinci olarak. Ersun Yanal döneminde lig , kupa ve UEFA'da yaptığı büyük çıkışın ardından kendisine Turkcell Super Lig'de ortalama bir takım olma rolü biçmişti Gençlerbirliği. Bu tercih özellikle 2008-2009 sezonunda bir hayli pahalıya patlıyordu, takım son anda küme düşmekten kurtulunca "Cavcav lirasının" mucidi İlhan Cavcav'ın aklı başına gelmişti. Hacettepe ve Gençlerbirliği'nin kalburüstü oyuncularını kadroya toplayıp, takımın başına da gelecek vaat eden Alman teknik adam Thomas Doll'u getirdiler. İlk sene çok büyük başarı elde etmesi mümkün değildi Doll'ün, zira küme düşmüş ve son hafta kümede kalmış 2 takımın toplamasından alınabilecek maksimum verimi aldı geçen sezon Alman hoca. Ancak bu sene daha farklı, Gençlerbirliği ciddi transferler yaparak girecek sezona. Şu ana kadar alınan oyuncular; Michael Stewart, Billy Mehmet, Debatik Curri, Ermin Zec, Oktay Delibalta, Cem Atan ve Mehmet Akgün oldu. Geçen sezon başarısız olmayan kadrodan da önemli diyebileceğimiz sadece İlhan Eker ve Burhan Eşer takımdan ayrıldı.

Yabancı oyunculardan başlayacak olursak, özellikle Ermin Zec Bosna futbolunun en çok umut bağlanan oyuncularından. 22 yaşındaki 4 kez milli futbolcu için 2.2 milyon avro ödemeyi göze aldı İlhan Cavcav. Genelde bu tip paralar ödemeyen bir başkan olduğundan Ermin Zec'e dikkat etmek lazım. 1-2 sene içinde 5-6 milyona satacağını düşünmese kesinlikle almazdı Ermin Zec'i Gençler. Bir diğer iyi transfer de Ukrayna'dan yapıldı. Sol bek Debatik Curri Arnavut bir futbolcu. 26 yaşında olması 29 kez milli forma giymesi iyi referanslar. Bu sene Gençlerbirliği'nde sol bekin bankosu olacak diyebiliriz. Türk Futbolu'ndaki sol bek eksikliğini de düşündüğümüzde ligimizde fark yaratma ihtimali var Curri'nin. Bir diğer dikkate alınabilecek yabancı transfer ise İskoçya'dan yapıldı. Alt yapı diplomasını Sir Alex Ferguson'un elinden almış ancak Manchester'de barınamamış ve son 5 seneyi ülkesinde geçirmiş bir oyuncu Michael Stewart. 4 kez milli olmuş, defansa dönük bir orta saha oyuncusu. Manchester United elbette harika bir referans lakin son yılları o iç açıcılıkta değil. Yine de Gençlerbirliği'nde Thomas Doll'un savunmaya önem veren disiplinli anlayışında öne çıkma durumu mevcut Stewart'ın da.

Thomas Doll ve ekibi

Yerli olarak da yurt dışına bir yönelme görüyoruz bu sene Gençler'de. Yıllardır Türkiye'de bir takıma transfer olması beklenen Billy Mehmet'i sonunda Gençlerbirliği aldı. Forvette oynayan, sağlam fizikli, kafa toplarına hakim bir oyuncu Billy. Ama çok fazla gol atmıyor, genelde rakip defansı meşgul etmekle meşgul olan bir oyuncu. Bu bağlamda Kahe ile benzerlikleri var diyebiliriz. Yerli statüsünde oynamasında bir dönem problem yaşandı ama kısa sürede hallettiler o problemi, Billy de artık bir Türk. Yine geçen sene Galatasaray ve Beşiktaş'ın gündeminde olan sağ açık Cem Atan'ı aldılar. Büyük ihtimalle Burhan Eşer'in yerine düşünülüyor. Orada benim çok beğendiğim Hurşut Meriç de var, rekabete hazır olmalı Cem Atan. Cem de Avusturya Milli Takımı'nı tercih eden gurbetçilerden. Hollanda'dan alınan Mehmet Akgün'ü B.Dortmund günlerinden hatırlıyorum. Orada orta seviyeli genç bir forvet oyuncusuydu, Hollanda'da kendini ne kadar geliştirdiğini bilemiyorum. Dolayısıyla şahsi fikrim Mehmet'in kadroda yer bulamayacağı yönünde. Yine sol beke yedek olarak Samsun'dan alınan Oktay da geçen sene Trabzon'un gündemindeydi. Curri ile rekabete girebilecek mi, göreceğiz.

Gençlerbirliği, Serdar Kulbilge, Aykut Demir, Orhan Şam, Harbuzi, Hurşut Meriç ve Mustafa Pektemek diye sayabileceğimiz oturmuş kadrosunu direk oynayabilecek 4 oyuncu ile takviye etmiş durumda. Normal şartlarda ligimiz için yeterli bir kadro ancak Thomas Doll'un sistemi oyuncuların birbirini oldukça iyi tanımasını gerektiriyor. Ayağa paslı, disiplinli bir savunma futbolunu tercih eden Doll, eğer oyuncuların uyumunu kısa sürede sağlayabilirse bence Gençlerbirliği ilk 7'nin dışında kalmayacaktır bu sezon.

9 Temmuz 2010 Cuma

2010 - 2011 ---> KONYASPOR


Yurdum takımları Digiturk'ten gelecek paraların da etkisiyle transferde gazı almış gidiyor. Ama haklarını yemeyelim, bu kez oldukça iyi transferler de var. 34 hafta 306 maç demek ve bu gidişle hemen her maçta en az 1 yıldız statüsündeki oyuncuyu izleyebileceğiz. Transfer dönemi başlayalı hemen hemen 1 ay oldu ve ben de büyük takımlar dışındaki takımlarımızın transferlerine bir bakmanın zamanı geldiğini düşünüyorum. Tabii gözümüze çarpan, takımına fazlaca katkı sağlayabilecek olanlara. Öncelikle Konyaspor, Eskişehirspor ve Gaziantepspor şu ana kadar iyi transferlere imza atan takımlar olarak göründü. Genelde iyi transfer yapan Kayserispor ise bu yıl bir bocalama içinde. Almanya'da Türk pasaportlu kimi bulursa Şener Şen misali kamyona doldurup getiriyor havası veriyor, umarım işlerine yarayacak oyuncuları da katmışlardır kadrolarına veya katacaklardır.

Transferde en çok dikkatimi çeken kulüp Konyaspor oldu şu ana kadar. Öncelikle geçen yılki kadronun hemen hepsini gönderdiler ve yeni bir kadro oluşturuyorlar. Bu her zaman büyük bir handikap olur ancak bu tip toplama takımları gerçekten iyi idare eden bir teknik adamları var: Ziya Doğan. Konya'nın en azından bir yönüyle dikkatimi çekmeyi başaran tam 6 transferi oldu. Burkino Faso Milli Takımı'nın kaptanı, defansın göbeğinde ve ön liberoda oynayan Mahamoudou Kere, takımın mücadele gücünü çok yükseğe çekecek bir isim. Milli Takımı'nda 72 kere oynamasının yanında 12 yıllık Belçika tecrübesini de bünyesinde barındırıyor. Tam Turkcell Super Lig'e göre düşünülmüş bir transfer. Yine geçmişte Almanya'da Hannover forması giymiş, 25 defa Danimarka U21 Milli Takımı'nda oynamış defans oyuncusu Jonas Troest de gelecek vaat eden bir transfer. Oldukça hırslı, agresif ve fiziği iyi olan bir oyuncu. Bu savunma oyuncularının yanına geçmişte de çalıştığı Erdinç Yavuz ve Bassim Abbas'ı da ekleyen Ziya Doğan, zor gol yiyen bir takım oluşturmakta bence çok zorlanmayacak. Özellikle Konya'da Konyaspor'u yenmek bu sezon her babayiğidin harcı değil.


Sadece defans değil, ön taraf için de oldukça etkili transferleri var Konyaspor'un. Özellikle 500.000 euro civarında bedel ödenmesi halinde satın alma opsiyonu olan Johnnier Montaño bu sezon lige çok şeyler katabilir. Geçmişte 5 senelik İtalya macerası olan Kolombiyalı ofansif orta saha oyuncusu, oyun kurucu da oynayabiliyor. Ligde olduğu sezonlarda lige renk katmakta zorlanan bir takım olan Konya'nın bu özelliğini değiştirebilecek tarza sahip bir adam Montaño, bekleyip görmek lazım. Almanya 3.Ligi'nde Wehen takımında öne çıkan Türk oyuncu Aykut ÖZtürk de yeni sezonda Konyaspor'da oynayacak. Kanatlarda oynayan Aykut, tekniği, çevikliği ve çalımlarıyla Konya taraftarının gönlünü fethedebilir. Buraya alışabileceğine biraz şüphem var ama alışırsa çok faydalı olacaktır. Bir de bugün(09.07.10) itibariyle Konyaspor'un Çek Slovan Liberec'ten aldığı 2 futbolcu var ki, transferleri tam anlamıyla takdire şayan. Andrej Keric 24 yaşında Hırvat, Borek Dockal ise 21 yaşında ve Çek. İkisi de ülkelerinin U21 Milli Takımları'nda oynamış oyuncular, geçen sene Çek Ligi'nde banko forma giymiş hücum oyuncularından Keric sağ açıkta ve forvette, Dockal ise kanatlarda oynuyor. Keric'in Çek Ligi'ni 2008-09'da 15 golle tamamladığını da belirteyim.

Konyaspor belki zirveye oynamayacak ama bu transferlerle bence oldukça rahat kümede kalacak hatta sürpriz dahi yapabilecek kıvamı yakaladı. Ziya Doğan'ın arzu ettiği tarzı sahaya yansıtabilirlerse bu sene az gol yiyerek hedeflerine rahatlıkla ulaşabilirler. Normalde çok sıkıcı futbol oynadığı, hapishane gibi bir stadı olduğu için sevmem Konya'yı lakin bu bu sene değişecek gibi görünüyor. Sıkı takip edeceğimi hatta şartlar oluşursa Konya'ya gidip maçını seyredeceğimi dahi düşünüyorum. Yavaş yavaş dikkat çekebilecek diğer takımlarımızı da inceleyeceğim.

OSMANLI MİLLİ TAKIMI - The Ottoman National Team


Osmanlı Devleti'nin kurulduğu 1299'dan özellikle 1699 Karlofça Antlaşması'na kadar hüküm sürdüğü toprakları sürekli artırdığı, 3 kıtada yaklaşık 11.500.000 km^2 toprağa hükmettiği biliniyor. Şu anda bu topraklarda 45 civarında ülke bağımsız olarak varlığını sürdürmekte. Bu tarih bilgilerinden bir futbol blogunda bahsedilmesi ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Malumunuz Dünya Kupası'nı yaşıyoruz ve ülkeler kıyasıya bir mücadele verdiler, veriyorlar. Şampiyon kim olur bilinmez lakin az önce verdiğim bilgilerle yerinde duran bir Osmanlı Devleti olsa şampiyonluğu kimselere kaptırmazdı herhalde. Dağılan Yugoslavya ve SSCB'nin birleşik devlet halindeyken yakaladığı başarıları ve güçlü kadrolarını düşündüğümüzde, Osmanlı Devleti'nin kadrosunu hayal etmemek elde değil.

Avrupa, Asya, Afrika'da bulunan onlarca devletin topraklarına hakim Osmanlı Devleti'nden bizim faydalanacağımız ülkeler; Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna, Karadağ, Romanya, Arnavutluk, Slovakya, Slovenya, Ukrayna, Macaristan, Mısır, Fas ve Cezayir olacak. Bu milli takımda yok yok.

Hırvatistan: Petric, Modric, Srna, Corluka, Kranjcar, Olic, Rakitic, Pletikosa
Sırbistan: Krasic, Stankovic, Vidic, Ivanovic, Kolarov
Bulgaristan: Berbatov, M.Petrov, S.Petrov
Bosna: Edin Dzeko, Misimovic, Pjanic
Ukrayna: Chygrynskiy, Milevskiy, Shevchenko
Karadağ: Vucinic, Jovetic, Vukcevic
Romanya: Mutu, Chivu, Radõi
Slovakya: Hamšik, Škrtel, Holosko, Stoch
Yunanistan: Ninis, Torosidis
Arnavutluk: Lorik Cana
Slovenya: Handanovic
Macaristan: Dzsudzsak
Makedonya: Pandev
Fas: Chamakh, El Hamdoui, Boussafa
Cezayir: Bougherra, Belhadj
Mısır: Amr Zaki

Türk oyuncularla birleşince inanılmaz bir kadro çıkıyor ortaya. Takımı çalıştıracak hocanın kadro seçiminde işi çok zor ama bu kadar çok yönlü oyuncusu varken saha içinde de bir o kadar kolay. Bir de ilk 11 yapmak lazım bu takıma tabii.

8 Temmuz 2010 Perşembe

LORIK CANA GALATASARAY'DA


Bugün Galatasaray'a bir ön libero lazım, alınabileceklerden, olmuşlarından söyle bakalım dense, Lorik Cana'yı saymazdım herhalde. Zira son transferini daha geçen yaz ve Premier Lig'e yapmış henüz 27 yaşında olan bir adamı almak için hatırı bir hayli sayılır bir bonservis ödenmesi gerekeceğini düşünürdüm. Cana'nın daha ilk senesinde Sunderland'de kaptan olması da cabası tabii. Ama son 2 yılda kağıt üstünde iyi transferlere imza atmayı başaran Galatasaray, Lorik Cana'yı da almayı bildi. İşin yönetim boyutuna da geleceğim ama önce Cana'yı bitirelim. Ön liberoda ve savunmanın göbeğinde oynayan bir isim. İnanılmaz çalışkan, mücadeleci ve sert. Topla haşır neşirlik konusunda Neill kadar iyi olmasa da Mehmet Topal'lık yapmaz, Ayhan'dan çok daha iyidir, idare eder yani. Güçlü fiziği, zaman zaman denediği sert şutlarıyla sevdirecek bu adam kendisini Galatasaraylılara. Benim içimin ısındığı bir diğer nokta ise bu adamın Kosovalı bir Arnavut olması. Bizim büyüklerin de Priştineli Arnavut olmasından mıdır nedir, 2 kere hoşuma gitti bu transfer.

Bu yönetimi mali açıdan oldukça başarılı addederken sportif başarısızlıktan ötürü yerdik haklı olarak. Aslında transfer olarak da taraftarı memnun eden işler yapıyor Adnan Polat ve arkadaşları ama 2 yıldır olmuyor, parçalar iyi olsa da setin bütününde aynı başarı yakalanmıyor. Teknik adamınız dünya çapında da olsa burası Türkiye Ligi ve iş dönüyor dolaşıyor, kasaplığa geliyor. İşte bu kasapların en iyilerinden biri Lorik Cana. Bu yüzden içim çok ama çok rahat Cana transferinde. Umarım diğer adaylarda da bu anlayışı gözetir yönetim.

Transferde adı geçen diğer isim Pablo Pino ise tam bir Keita. Tahmin ediyorum çok daha genç ve daha ucuz olması Keita'ya tercih sebebi olacak. Resmi açıklama henüz yapılmadı, yapılınca daha detaylı bakarız.
Lorik Cana'yı FM'de kadrosuna hiç katmamış olan var mıdır acaba?

ÜLKE - TAKIM PUANLARI (2011) ---Sonunda 9.luk


Geçen yıl sıkça değindiğim ülke puanında ilk 9'a girme olayı, sezon başında 2005-2006 senesinin puanları düşülünce şimdilik gerçekleşmiş oldu. Yani sezon sonuna kadar alınacak puanlarla güncellenecek yukarıdaki resimde görülen sıralamada yerimizi kaybetmezsek 2012-2013 sezonunda Avrupa'ya 5 yerine 6 takımla gideceğiz. Şimdi 2 ay önce 11. sıradayken nasıl oldu da bir anda 9.olduk diyenler olabilir. Öncelikle bu sıralama resmi bir sıralama değil, bu 9.luk eğer sezon sonuna kadar yerimizi koruyabilirsek geçerli olacak. 11.likten 9.luğa çıkışta Romanya ve Hollanda'nın silinen 2005-2006 senesinde muazzam puanlar almaları ve şimdi bunları kaybetmeleri en büyük faktör tabii. Hollanda belki yine toparlayabilir fakat Romanya'nın bundan sonra kendine gelebilme ihtimali yok gibi. Özellikle gelecek sene 11 küsur olan puanını da kaybettikten sonra Hırvatistan - Bulgaristan ayarında bir ülke konumuna gelecek.

Bir diğer önemli konu da Şampiyonlar Ligi'ne 3 takım gönderen 6.sıra ile aramızda büyük bir uçurum bulunmaması. Tamam ilk 5 sıra kopup gitmiş durumda ancak önümüzdeki Portekiz, Ukrayna ve Rusya'yı çok iyi bir sezon geçirebilirsek arkamızda bırakabiliriz ki, bu da 2012-2013 sezonunda 3 takımımızın Şampiyonlar Ligi, 3 takımımızın da UEFA Avrupa Ligi'ne gitmesi demek oluyor. Çok iyi bir sezondan kastım 2 takımızın Avrupa Ligi'nde çeyrek final oynaması, bir takımımızın da onlara 2.tura çıkarak eşlik etmesi. Zor ama çok da imkansız olmayan bir görev olarak tanımlayabiliriz bunu takımlarımız için.


Takımlarımız demişken, 2004 - 2005 sezonunda Avrupa'ya gidemediği, ertesi sene Gerets ile Trömsö'ye elendiği için o 2 sene neredeyse hiç puan toplayamayan Galatasaray, bu yılların artık zaman aşımına uğramasıyla 34.lüğe kadar geldi. Bu yükseliş bu sene UEFA'da 1.torba olmaya yetecek mi göreceğiz. Fenerbahçe de 28.sırada. UEFA'ya düşerse 1.torba olacağı garanti, Şampiyonlar Ligi'ne katılırsa 3.torba olacak. Bursaspor, Şampiyonlar Ligi'ne katılan takımlar arasında açık ara son sırada takım puanı olarak. Ancak son 15 yılda Avrupa kupalarına katılamayıp, direk Şampiyonlar Ligi'ne gelmek de inanılmaz bir başarı ve böyle olması doğal. Bursa'nın grupta 3.olup UEFA'ya katılması harika olur ama daha önce de yazdığım gibi bu sene her şey mübah onlar için. Trabzonspor'un Avrupa Ligi Play-Off'unda seribaşı olamaması bence bir utanç sebebi. İlk turu geçerlerse önemli bir başarı olur, en azından daha sonraki seneler için seribaşı olabilirler. Beşiktaş'ın ise seribaşı olma sıkıntısı yok, gruplara kalma konusunda herhangi bir sıkıntı yaşayacaklarını zannetmiyorum.

İSPANYA 1-0 ALMANYA --- İspanya Finalde


Maç öncesi sohbetlerde ben ahtapot Paul'dan yanayım diyordum, zira şu ana kadar Almanya maçlarında %100 isabet tutturan bu ahtapotun lafının üstüne laf koyulmazdı. Şaka bir yana önceki turlarda etkili futboluyla beni şaşırtan genç ve tecrübesiz Almanların bir yerde patlayacağını düşünüyordum ve bu Alman balonunu patlatmaya en uygun aday da oturmuş futbolu ve tecrübeli futbolcularıyla İspanya'ydı. Zaten maça da İspanya çok daha etkili, ne yaptığını bilen, önde büyük bir baskı kuran anlayışla başladı. Almanya sanki İngiltere ve Arjantin maçındakiler onlar değilmişçesine pas yapamayan görüntüdeydi. Önde basamayan demiyorum çünkü İspanya takımına önde basmaya kalkarsanız evlere şenlik bir duruma düşme riski kuvvetle muhtemel. Arkada Lahm - Mertesacker - Friedrich - Boateng dörtlüsüyle inanılmaz sağlam bir defans kuran Almanya, İspanya'ya topla oynama şansı verse de net pozisyon vermemeyi başardı. Zaten girilen pozisyonlarda da en zor topları dahi sektirmeyen kaleci Neuer oldukça rahattı. Ancak bu kadar sert savunma yapan bir takımın bir şeyler üretmek adına iyi kontra atağa çıkması olmazsa olmaz. Aslında iyi kontraya çıkan Trochowski ve Podolski olmasına rağmen bugün bunu yapamadılar. Ön tarafta özellikle Mesut ve Podolski'nin inanılmaz etkisiz kalması Almanların hücum ihtimalini bir hayli azalttı tabii. İlk yarının son anlarında bence penaltı olan pozisyonda hakem devam deyince, 2.yarının Almanlar için inanılmaz zor olacağını düşündüm. Zira İspanya baskısını artıracak, zaten savunma oynayan Almanya'nın buna cevap verme ihtimali daha da azalacaktı.

Devre arasında Löw oyuncularına bunları söylemiş olmalı ki, oyunda çok da bir değişiklik görmeyince 51.dakikada Boateng'i çıkararak daha hücumcu bir bek olan Jansen'i oyuna aldı. Burada amaç ön tarafa daha kolay çıkmayı sağlarken İspanya'nın baskısındaki şiddeti de bir nebze olsun kırmaktı. Jansen iyi işler yapsa da bu, maçın 2.yarının başından 70.dakikaya kadar tek kale oynanmasını engelleyemedi. Zaten gol de bu dakikalarda geldi. Gerçi golün İspanya'nın baskısıyla çok bir alakası yoktu, kornerden geldi ama İspanya'nın golü kesinlikle hak ettiğini de geçmeyelim. Bu kadar baskı yiyen ve yorulan Almanya'nın golden sonra karşılaşmayı tek kaleye çevirme ihtimali azdı, yine fena baskı kurmadılar lakin kalelerinde de inanılmaz pozisyonlar verdiler. Gol için fazlaca şansa ihtiyaçları vardı, bulamadılar fakat ben özellikle Mario Gomez'in oyuna girmesini anlamış değilim. Bu kadar formsuzken, bu sene Bundesliga'da neredeyse gol krallığına yürümüş bir Kiessling'i neden düşünmez ki Löw?

Elense de Almanya tam bir turnuva takımı. Geçen sezon U-21 Şampiyonu olan takımından 4 oyuncusunu(Neuer, Boateng, Khedira, Mesut) 1 yıl sonra Dünya Kupası yarı finalinde ilk 11'de sahaya çıkarabilen bir takım. Neredeyse her kupada yarı finalleri garanti gibi ve çok genç bir kadroları var. Bu kupayı bir yerde yine kazanacaklardır. Gelelim finale. İspanya Euro 2008'deki futbolunu oynamasa da ilk finaline ulaşmayı başardı. Karşısında da 2 kez final oynamış ama kupayı alamamış Hollanda var. Gönlüm Hollanda'dan yana ama futbolun gerçekleri İspanya'nın bir adım önde olduğunu söylüyor sahanın en formda adamının(Robben) turuncu formalı olacak olmasına rağmen.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

HOLLANDA 3-2 URUGUAY --- Hollanda Finalde


İnanılmaz tempolu futboluyla dünyayı mest ettiği, herkesin gözünün pasını sildiği turnuvalarda bırakalım kupa kazanmayı finale dahi yükselemeyen Hollanda, dengeli futbolu ön planda tuttuğu, takım savunmasına her zamankinden çok daha fazla önem verdiği bu turnuvada finale yükselmeyi başardı, belki kupayı da alacak. Baştan söylemek lazım, eski kupaların hatırına, Almanya - İspanya'dan kim gelirse gelsin benim gönlüm Hollanda'dan yana. Turnuva öncesi en önemli sürpriz adayı olarak gördüğüm Uruguay ile yarı finalde karşılaşan Hollanda 15-20 dakikalık bir vites yükselimi ile rakibini devirmeyi başardı.

Aslında karşılaşmaya 2 takım da dengeli, rakibi tartan, ölçülü bir anlayışla başladı. Ön tarafta Luis Suarez arkada Lugano gibi 2 eksiği olan Uruguay için aksi bir tercih hezimete dahi götürebilirdi. Hollanda ise bu turnuvada daha en başından beri kontrol futbolunu benimseyen, tempoyu özellikle maçın başında yükseltmekten yana olmayan bir takım. Guus Hiddink, Frank Rijkaard, Dick Advocaat, Marco Van Basten hepsi de Hollanda'nın alışılagelmiş tempolu anlayışını benimsemişti. Bert Van Marwijk'ın Hollanda'sı ise bu yeni anlayışıyla belki diğerleri kadar tat vermiyor ama sonucu almayı da başarıyor. Bu tatsız anlayışın üstüne bugün sağ bekte Boulahrouz oynadı, hücuma fazla çıkamayan bir bek olunca saçın bir ayağı daha kırılmış oldu Hollanda adına. Dünyanın şu anda belki de en formda adamı Robben de tutuk olunca ilk yarıda Hollanda etkili olamadı. Van Brockhorst'un Hagi'nin yıllar önce Monaco'ya attığı golü anımsatan harika vuruşu birkaç dakikalığına beni o zamanki Galatasaray'a götürdü. Harika bir gol oldu, bugün maçı katleden Ömer Üründül'ün belki de tek doğru yorumu da golün turnuvanın en güzel golü olduğunu söylemesi oldu. Bugün yokları oynayan bir başka isim Forlan da uzaktan güzel bir gol atınca ilk yarı kısır ama 2 hoş golün atıldığı bir devre olarak bitti.
Devre arasında Hollanda'nın 2.yarıda ağırlığını koyacağını ve maçı çok da zorlanmadan kazanacağını düşündüm. De Zeeuw'un yerine Vaart'ın girmesi beni biraz şaşırttı ve aslında bu değişiklik Hollanda'yı sadece şeklen öne doğru taşıdı. Ön libero De Zeeuw'un olmaması Uruguay'ın çok daha sağlam bir direnç göstermesini sağladı orta sahada. Turnuvanın prenslerinden Sneijder yine mucize bir gol atmasa işler Hollanda için oldukça zorlaşabilirdi sonlara doğru. Bu golden sonra daha rahat bir Hollanda izledik. Özellikle atılan 3.gol tam bir Hollanda golü. Güzel paslaşmalardan sonra iyi bir orta ve enfes bir kafa vuruşu. Robben'in bu derece iyi kafa vuruşu yapabildiğini bilmiyordum açıkçası.

Uruguay'ın buraya kadar gelebilmiş olması da bence çok büyük başarı. Bir yerde bizim 2002'deki başarımzı tekrarladılar. Hollanda ise 3.kez finale kaldı, artık ilk kupasını almak istiyor tabii. Çok büyük teknik adamların, çok çok büyük oyuncuların zamanında 2 kez başaramadığını Bert Van Marwijk - Arjen Robben ikilisi başarabilecek mi, pazar günü göreceğiz.

6 Temmuz 2010 Salı

GÜLE GÜLE KEİTA


Taraftar yabancı transferi beklerken, bir sabah ansızın gelen Kader Keita'nın gidiş haberi. Kader Keita'nın gelişi de sessiz sedasız olmuştu, herkes O.Lyon'dan Sidney Govou'yu beklerken, Haldun Üstünel kendisine "sihirbaz" ünvanını getiren transferlerden birisini Keita ile yapmıştı. Geçen sezon başarısız bir takımın taraftarı en çok heyecanlandıran oyuncusu olduğu kesinlikle su götürmez bir gerçek olan Keita'nın satılması ilk planda ve genel anlamda yanlış olabilir ama yönetimin bu kararı almasında haklı olduğu bazı noktaları da gözden kaçırmamak gerekir. Birincisi Keita maalesef sürekli bir futbolcu değil. Genelde Ali Sami Yen'de coşan, taraftarı coşturan, deplasmanlardaysa deyim yerindeyse yan gelip yatan bir adam. Zaten düzenli ve sürekli olsa Lille macerasından sonra gittiği Lyon'da da şovunu yapar bugün Real, Liverpool, Manchester gibi takımların birinde olurdu, bu yetenek onda kesinlikle mevcut. İkincisi Dünya Kupası'ndaki Brezilya maçında olduğu gibi spastik hareketler yaparak futbolseverlerin antipatisini kazanan bir adam, bunu da geçen sezon en az 6-7 maçta gördük. Takım oyununa tam anlamıyla yatkın olmaması, atakların en olgunlaşmış zamanlarında lüzumsuz ve yanlış tercihleri gibi işin saha içi noktaları ise bir diğer boyut. Ama saha içine girmişken Keita'nın öyle ya da böyle geçen sezonun en verimli adamı olduğunu da belirtelim. 7.5 milyon avroya alınan bir adamı 8.150 milyon avroya satmak büyük bir ticaret midir, bence değil. Ancak Keita'nın yaşının artık geçme modunda olduğunu düşünürsek, 12-13 milyon avro etmeyeceğini hesaplamak da zor değil. Yine satılan takım Katar'dan Al-Sadd olunca, bu adamlarda para çok, 10 milyona kakıtılamaz mıydı diye düşünmüyor değilim. Son olarak bu şartlarda Kader'i gönderir miydin deseniz, benim cevabım herhalde "hayır" olurdu.

Galatasaray'ın transfer olayına transferler bitince girmeyi düşünüyordum ancak bir anda gelen bu haber bir yazı patlatmayı farz kıldı. Artık önemli olan takıma getirilecek oyuncular. Zaten transfer bekleyen taraftar, geçen sezonun en önemli oyuncusunun gidişiyle daha bir aç hale geldi, buna şüphe yok. Bir de oldukça popülist anlayışla giden Galatasaray yönetimi de bunun farkındadır ve taraftarın açlığını 3-4 gün içinde önemli bir adamla gidermeye çalışacaktır diye umut ediyorum.

4 Temmuz 2010 Pazar

GÜNEY AFRİKA FUTBOLU'NUN TOMOGRAFİSİ


Afrika'da düzenlenen ilk Dünya Kupası'nın sonuna doğru yaklaşıyoruz, yarı finalleri gördük bile. Organizasyonun kalitesi ve düzenliliği konusunda büyük şüpheler vardı, Sepp Blatter'in FIFA Başkanlığı'nı kazanmak adına Dünya Kupası'nı Afrika'ya peşkeş çektiğini, Afrika'nın böyle bir organizasyonu düzenlemek için daha çok fırın ekmek yemesi gerektiğini söyleyenlerin sayısı hiç de az değildi turnuvadan önce. Vuvuzela sesleri dışında korkulanın olduğunu söylemek mümkün değil. Tabii ki, dünyanın en başarılı organizasyonlarından birine imza atıldı diyemem ama en azından şu ana kadar herhangi bir rezalet yaşanmadı kupada. Şimdi asıl önemlisi 1 aylık bir turnuva için yapılan bu kadar yatırımın, kupadan sonra nasıl değerlendireleceği, bir ülkenin futbol çehresini değiştirip değiştiremeyeceği.

Güney Afrika'da futbol rugby sporunun arkasında, popülerite olarak. Dünya'daki en prestijli futbol organizasyonunu düzenledikten sonra futbol ilk sıraya yükselebilir mi, bunu göreceğiz ama en azından gelecek vaat ediyor mu bir bakalım. Afrika'da futbolun lig kalitesi olarak en gelişmiş olduğu yerlerin Güney Afrika ve Mısır olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Dünya'da en çok tutulan futbol simulasyonu Football Manager serisine de Afrika'dan ligini sokabilen tek ülke yine Güney Afrika. Peki, Güney Afrika'da takımlar, oyuncular, statlar ne durumda? Stadyum olarak baktığımızda şu anda Türkiye'den kat be kat ileri konumda bir ülke Güney Afrika. Dünya Kupası düzenlemenin verdiği avantajı kullandılar, büyük ve son derece teknolojik statlara sahipler. Ülkede sayısı 40,000 ve üzerinde 14 stat var. Bu sayı 30,000 ve üzeri için aşağıdaki resimde de görüldüğü üzere 19. Resimde koyu renkle yazılı olan statlar Dünya Kupası'nda kullanılıyor. 50,000'in üzerinde kapasiteye sahip 3 stadın Dünya Kupası dışında kaldığını da hesaba katarsak stadyum olarak Güney Afrika futbol gelişimine son derece uygun olduğunu söyleyebiliriz.


Lig ve takımlar olarak bakarsak, tabii ki Avrupa ayarında bir lig bulamıyoruz. Takımlar önemli starlarını yeterli kaynakları olmadığı için Avrupa'ya pazarlamak durumunda. Ama bu, diğer Afrika ülkeleri Gana, Fildişi Sahili ve Kamerun gibi sömürge anlamında olmuyor. Bu ülkelerde ciddi bir lig olmadığı için hemen tüm kalburüstü oyuncular Avrupa'ya gidiyor. Güney Afrika'da ise kötü olmayan bir lig mevcut ve Avrupa'ya gitmek için yeteneklerinizi kesinlikle göz önüne sermiş ve artık bu ligi aşmış olduğunuzu ciddi ciddi ispat etmiş olmanız gerekiyor. Diğer Afrika ülkelerinden gelişmiş olduğu için ABSA Championship(G.Afrika ligi) çevre ülkelerden oyuncuları da bünyesinde bulunduruyor. Zimbabwe, Kamerun, Zaire, Kongo, Nijerya gibi ülkelerden oyuncuları bu ligde görmek mümkün. Ligde son 3 yıldır Supersport United hegemonyası mevcut. Diğer tanınmış takımar Kaizer Chiefs ve Orlando Pirates son yıllarda başarıdan biraz uzak kalsa da isimleriyle her zaman şampiyonluğa oynayan takımlar. Lig ve takım kalitesi olarak Avrupa kalitesinde değiller ama kıtanın açık ara en iyisi olmaları, çevre ülkelerden iyi oyuncuları ithal edebilmeleri ABSA League'nin geleceği için bir umut.

Bu ligde bir Türk de uzun yıllar görev yaptı. Geçen sezon Sivasspor'da çalışan Muhsin Ertuğral, Güney Afrika'da Kaizer Chiefs ve Ajax Cape Town takımlarını çalıştırdı. Hollandalı Ajax'la yakın bağları bulunan ve onun çakması diyebileceğimiz Ajax Cape Town ile bir de kupa kazanan Muhsin Hoca sayesinde Güney Afrika'da Türkiye'nin ve Türklerin de tanındığını söyleyebiliriz. Seyircilerin futbola katılımını da Kaizer Chiefs takımından örnek vererek açıklayabilirim herhalde; Kaizer maçlarını ortalama 40,000 seyirciye oynayan bir takım. Diğer takımlar bu sayının yanına yaklaşamıyor belki ama bu sayı futbola olan sevginin bir kanıtı olarak gösterilebilir.

Dünya futboluna sunduğu Eyong Enoh, Benni McCarthy, Aaron Mokoena,Steven Pienaar, Benjani, Zuma gibi yıldızların yanında ligin bünyesinde şu anda da Khune, Nanagomashe, Tshabalala, Mphela, Modise gibi her an Avrupa'ya gidebilitesi olan futbolcular yer alıyor. Kısaca Güney Afrika futbol olarak kesinlikle gelişecek, belki bizim seviyemize gelmesi uzun zaman alacak belki de hiçbir zaman gelemeyecek ama kalitesiyle Türk takımlarının gözünün üzerinde olması gereken, Turkcell Süper Lig 'e basamak olarak kullanılabilecek bir ülke konumunda şu anda.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

ALMANYA 4-0 ARJANTİN - Maradona Tamam!!!


Diego Armando Maradona'nın hikayesi hazin bitti. Futbolculuk günlerinin hatırına göreve gelmişti, garipliklerin-rezilliklerin prensiydi, şovmendi ama Arjantinliler için bir tanrı gibiydi. Hiç takım çalıştırmasa da er ya da geç bu göreve gelip, daha önce kaldırdığı Dünya Kupası'nı bu kez hoca olarak kazanmayı deneyecekti. O deneme 2010 yılında oldu ama olmadı, Maradona kupayı kaldıramadı. Elemelerde yaptığı 1 ton garip uygulamadan vazgeçmiş gibi göründü özellikle grup maçlarında. Dengeli bir takım oluşturmaya çalışmış, Messi'ye de hem liderlik hem de serbestlik vermişti. Ne hikmetse 2.tur maçlarıyla birlikte savunmayı 4 stoperden oluşturmak, orta sahayı sadece Mascherano'ya emanet etmek gibi yeni icatlar çıkardı Maradona. Meksika maçı hakemlerin ve şansın da yardımıyla kazasız geçildi ama bugün iplik maalesef pazara çıktı. Hücumu zayıf Heinze'yi ve normalde harika bir stoper olan ancak hücum yönüne zayıf dahi diyemeyeceğim Otamendi'yi beklerde görünce zaten içimi sıkıntı basmıştı. Bir de Meksika maçındaki gibi Veron'suz orta saha olunca Almanya'nın daha şanslı olduğunu anlamak için Mourinho veya Benitez olmaya gerek yoktu.

Maç da zaten olmayan Arjantin orta sahasını rahat geçen Almanya hegemonyasında başladı, şans bu ya daha 3.dakikada gelen golle, sahadaki muhtemel üstünlüğü skora yansıttı Almanlar. Arjantin'in en büyük handikapı hücumcularının savunmayı bilmeyen süzme hücumcular, savunmasının da hücum yapamayan süzme defanslar olması. Dolayısıyla takımın en ucu ile en arkası arasındaki mesafe çok büyük oluyor. Bu tarz bir futbolla sizin kadar güçlü bir takıma karşı başarılı olma ihtimaliniz yok. Diego Maradona bunu hesaplayamadı, hesaplayamazdı da zaten teknik adamlık tecrübesi buna yeterli değildi. Almanların kale gibi defansının önünde Khedira ile Schweinsteiger, Messi - Tevez - Higuain üçlüsünü daha top almadan pasifize edince Arjantin'e tek şans olarak duran toplar kaldı. Duran toplar ve çekilen şutlarda da Neuer topları sektirmeden rahatça kontrol etti ve Almanlar için maç zevk-ü sefaya dönüştü. Özellikle 2-0'dan sonra Löw'ün sol beke daha hücumcu olan Jansen'i sokması bana farkın artacağını hissettirmişti. Maç öncesi karşılıklı atışmalardan sonra Löw'ün fark istemesi doğal, bu Almanya'ya olası İspanya maçı öncesi de büyük moral sağlayacaktır. Burada bir parantez Muller'e, bir parantez de Mesut'a. Muller genelde maç içinde saklanan ve son 20 dakikada diri kalarak iş yapan bir adamdır ama bugün daha 3.dakikada gol atarak, 2.golde de harika pas vererek bunun her zaman böyle olmadığını gösterdi. Mesut ise bekleneni veremedi, topları ezdi ama son golde Klose'ye verdiği pas enfesti.

Maradona'ya o kadar değindik ki Messi yeni geliyor aklıma. Messi için bu Dünya Kupası da hüzünlü bitti. Bu adamın belki de en az sevildiği ülke Arjantin. Zira herkes onun futbolun peygamberi olduğunu düşünürken Arjantinliler milli takıma fazla hizmet etmediğini söyleyip, çok daha fazlasını bekliyorlar ve ellerinde bir Dünya Kupası görene kadar da bekleyecekler.