31 Ekim 2010 Pazar

MÜCADELE FUTBOLU


Fenerbahçe maçından sonra o maçta uygulanan sistemin sadece o maça özgü olduğunu özellikle iç sahada Anadolu takımlarıyla oynanan, kayıtsız şartsız galibiyet gereken maçlarda o sistemin ve kadronun kullanılmasının çok faydalı olmayacağını belirtmiştim. Sakatlar, cezalılar derken kesin kazanılması gereken Antalyaspor maçına da benzer bir kadro yapısıyla çıkmak zorunda kaldı Galatasaray. Bu da Ali Sami Yen faktörü ve Hagi'yi bağrına basan taraftarın da etkisiyle rakibi boğmaya çalışan Galatasaray'ı zaman zaman bozdu, rakibin baskı kurmasına yol açtı. En ön taraftan başlarsak, Pino santrafor özellikleri olmayan bir futbolcu. Topu rakip ceza sahasında tutmaktan çok sağa sola deplase olarak, rakibin dengesini bozarak pozisyon arayan bir atak oyuncusu. Bu stratejinin çok dengeli şekilde kapanan takımlara karşı işe yaramayacağı açık. Dün Antalyaspor geçen seneki Antalyaspor gibi kapansa işimiz daha zor olabilirdi. Yine de Pino'nun son 2 maçta beklentilerin çok üzerinde bir performans gösterdiği su götürmez bir gerçek. Galatasaray orta sahası nihayet yavaş yavaş da olsa istenen kimliğe bürünecek gibi. Sabri - Cana - Sarp - Barış gibi mücadeleci oyunculardan kurulu orta saha dün zayıf hücum gücümüze oldukça iyi destek olmayı başardı. Aslında bu oyuncuların tekniği çok üst seviyede değil ama mücadele güçleriyle, rakibe yaptıkları baskıyla bunu kapattılar. Sabri'yi beke kaydırıp yerine Elano gelince ve yine Arda sol tarafa geçince teknik ve kreatiflik anlamında çok sorun kalmaz lakin mücadele gücünde önemli eksilmeler olabilir. Orta saha demişken dün Barış Özbek'in mücadelesi harikaydı. Topu sürekli ön tarafa oynaması ise uzun süredir ondan görmediğimiz bir şeydi, şaşırttı beni. Böyle oynarsa Cana ile birlikte orta sahanın ortasını Hagi'den alabilirler.

Defans olarak baktığımızda Hakan Balta her zaman olduğu gibi çok aksadı. Hagi'nin bu bölgede gerek Arda gerekse Misimovic ile daha iyi uyuma sahip olacak, Balta'dan çok daha hızlı olan Insua'yı neden direk düşünmediğini merak ediyorum. Bence Insua'yı 2-3 hafta içinde keşfedecektir. Kalede her zaman Ufuk Ceylan'dan yana olsam da dün yediğimiz golde büyük hatası vardı. Neyse ki çok fazla hata yapan bir kaleci değil, olur böyle şeyler diyebiliyoruz.

Antalyaspor'a bakarsak, benim beklentimin üzerine ofans futbolunu tercih ettiler. "Sıkıntılı döneminde yakaladığımız Galatasaray'ı yenmeye geldik" der gibiydiler. Açıkçası fikstürde A.Gücü yerine onlar olsalar, A.Gücü'nden daha farklı dahi kazanabilirlerdi ama yeni teknik direktör ateşine kurban olan bir Antalyaspor seyrettik. Özellikle Tita, K.Şeras, M.Nizam ve her zamanki gibi Necati bu sene iz bırakacak gibi duruyor.

Daha önce de belirttiğim gibi F.Bahçe sonrası 3 maç çok önemli Galatasaray için. İlkini kayıpsız geçmeyi başardık sırada Trabzonspor ve Manisaspor var. Trabzon maçı hem rakibin çok formda olması hem de deplasmanda olması açısından F.Bahçe maçını andırabilir. Burada Baros'un dönmesi çok önemli. Baros gelirse ön tarafta daha rahat kalabilen dolayısıyla gole de otomatikman daha yakın bir Galatasaray izleyebileceğiz. Gelecek haftaki maç en az F.Bahçe derbisi kadar önemli ve kırıcı olmasının yanında kazandığı taktirde Galatasaray'ı tekrar ciddi şekilde umutlandıracak. Yine de bu sene Galatasaray'ın her maçta her skoru alabileceğini unutmamak gerekiyor. Rastgele Giga!

26 Ekim 2010 Salı

ÖNÜMÜZDEKİ 3 MAÇ: ANTALYA-TRABZON-MANİSA


Fenerbahçe maçından sonra Hagi'nin Galatasaray'daki asıl görevi şimdi başlıyor diyebiliriz. Fenerbahçe maçında sadece 2 gündür takımın başında bulunan bir teknik direktör olarak tek yapabileceği iş oyuncularına savaşmalarını söylemek olabilirdi Hagi'nin, nitekim duruma baktığımızda bunda gayet başarılı olduğunu görüyoruz. Şimdiyse takıma kendi stratejisini, mantığını oturtturabileceği devre arasına kadar tam 8 maç var önümüzde. Bu 8 maçtan asgari kayıpla çıkmak durumunda. Fenerbahçe maçında kazanılan büyük bir moral oldu ama asıl görev önündeki 3 maç Hagi'nin; Antalyaspor, Trabzonspor ve Manisaspor. Türkiye Ligi'nde yalnız 4-5 maçta oynayabileceği bir futbol oynadı Pazar günü Galatasaray. Galatasaray'ın uzun vadede başarılı olabilmesi için yenmesi gereken takımlar bu hafta oynayacağı Antalyaspor, Manisaspor tarzı kapanan, Galatasaray'ı üstüne çekmek isteyen takımlar olacak. İşin ilginç yanı bu 3 takım şu anda belki de ligin en formda 3 takımı. Çok kötü bir kadro olmasına rağmen lig 4.sü olan Antalyaspor, her maç gollü galibiyetler almaya çalışan Trabzonspor ve Hikmet Karaman geldikten sonraki haftalar baz alındığında ligin lideri olan Manisaspor.

Peki, Hagi-Tugay Kerimoğlu ikilisi Galatasaray'ın bu sezonki kaderinde büyük pay sahibi olacak bu maçlarda ne yapacak, ne yapmalı? Fenerbahçe maçındaki gibi orta sahayı inanılmaz kalabalık tutup ileride sadece Pino'yu bırakacak daha doğrusu sadece Pino'nun dribbling ve uzaktan şutlarına güvenecek olursak bu 3 maçın da skoru belli: 0-0. ÖZellikle ilk karşılaşacağımız Antalyaspor çok katı savunma uygulayan, vakitten çalan bir takım. Necati-Tita gibi adamlarıyla da sonuca gitmeye çalışıyorlar, bir şekilde de gidiyorlar. Bu maçta Galatasaray savunma anlamında Fenerbahçe maçındaki katı savunmayı sadece Necati ve Tita üzerine kurgulamalı. Bu elbette diğer oyuncuların unutulması anlamına gelmiyor zira tüm takım üzerinde geçen haftaki katı savunmayı uygulamaya çalışırsak çok iyi savunulan rakip kalede çok fazla etkili olamayacağımız da aşikar. Baros'un bu maçta da oynamama ihtimaline karşın teknik ekip nasıl bir alternatif üretecek onu da ciddi şekilde merak etmekteyim.

Aslantepe öncesi son virajları Hagi'nin getirdiği havayla kayıpsız atlatabilirsek 2.yarı takımın 1-2 takviyeyle çok daha iyi konumlara geleceğini düşünebiliriz. Ama dediğim gibi o umudun ve havanın yakalanabilmesi için bu 3 maçlık periyot oyun, taktik ve tabii ki sonuç olarak çok büyük önem taşıyor.

25 Ekim 2010 Pazartesi

ARTIK İLERİYE BAKACAĞIZ

Derbiyi sadece Pazar akşamı oynanan bir maç olarak ele aldığımızda, bu durumu saha içinde en az hasarla atlattı Galatasaray. Tabii hafta içinde yaşananlar, Rijkaard'ın gönderilmesi, mali külfet, Hagi'nin dönüşü ve M.Helvacı'nın bahsettiği olası ekstra cezalar göz önüne alındığında Galatasaray'ın başka bir boyuta geçtiğini görüyoruz. Bu boyut öyle bir boyut ki, saha içi anlamında Rijkaard döneminden daha kötü olma ihtimalimiz yok. Türk futbol yapısına zerre uygun olmayan bir sistemden tamamen Türkiye'ye uygun bir sisteme döndü Galatasaray. Bunu daha önceki Hagi ve K.H.Feldkamp dönemlerinde görmüştük. Bu sistemde Türkiye'de kendi kadro kalitenizden aşağıda takımlar karşısında çok yüksek ihtimalle başarılı olursunuz, hele ki Avrupa kulvarı da yok ve takım haftada sadece bir maç yaparken zaten yüksek olan başarı ihtimali tavan yapıyor.

Ancak maalesef bu pembe tablo şu anda Galatasaray için geçerli değil. Zira yenilmeye alışmış bir Galatasaray ve son 2 senedir Galatasaray'ı yenmeye ondan puan almaya alışmış Anadolu takımları mevcut. Hagi'nin ilk işi oyuncularına ve Anadolu takımlarına Galatasaray'ın büyüklüğünü, oynadığı her maçta sahaya kesinlikle hakim takım olduğunu, olması gerektiğini ve olacağını anlatması olacaktır. Hagi geldiği günden beri Lorik Cana'nın Hagi oyun sisteminde en önemli oyuncu olacağını söylüyorum. Dün bunu Lorik'in oynadığı 65 dakikada çok net gördük. Hagi'nin Sarp varken neden Cana'yı oyundan aldığını ise anlayamadım. Hagi'nin savaş futbolunda Cana'nın çok önemli yeri olacak. Elano'nun Galatasaray'da hiç kullanılmadığı, Brezilya Milli Takımı'nda oynadığı yerde kullanılması da Hagi'nin Elano'yu kullanmak istediğini gösterdi. Elano ve Misimovic'in durumu Arda Kewell ve Baros döndükten sonra çok da iç açıcı olmayacak diye düşünüyorum. Misi-Elano ikilisinden en fazla biri oynayacaktır.

Hagi savaş futbolu mantığını dakikalar geçtikçe artırdı. Misimovic ve Elano'yu çıkararak orta sahayı geriden öne çektiği Sabri ve Barış ile güçlendirerek, bu bölgeye tamamen hakim oldu. Bence maçın en stratejik noktası Galatasaray'ın orta sahaya kesinlikle egemen olmasıydı. Burada Aykut Kocaman'ın orta alanı sadece Emre-M.Topuz ikilisine emanet etmesinin payı büyüktü. Emre de Topuz da akıllarında ilk olarak hücumu düşünen oyuncular olduğundan bu bölge ister istemez Galatasaray'a kaldı. Öndeki Stoch, Dia, Alex de bu ikiliye yardım edecek oyuncular olmadığından bütün görüntüsü veren Cana-Ayhan-Elano-Misimovic-Sarp beşlisi Fenerbahçe'nin bu 2'ye bölünmüş beşli orta alanını rahatlıkla etkisiz hale getirdi.

Maçın en ilginç noktalarından biri de geçen sezon C.Daum'un Kazım'ı tek forvet oynatarak yaptığını bu sezon Hagi'nin, Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye uygulamasıydı. Bu strateji geçen sene olduğu gibi bu sezon da başarılı oldu. Kazım hızı ve gücüyle etkili olmuştu, Pino ise çok yüksek hızıyla beklenenden çok daha fazla etkili oldu. Lugano'nun Türkiye'ye geldiğinden beri en kötü duruma düştüğü maçlardan biri oldu. Aldığı her topta Lugano'yu ekarte etmeyi başardı, çok isabetli şutlar attı. J.Yobo olmasa Fenerbahçe'nin bu maçı gol yemeden tamamlama ihtimali yoktu.

Bu maçın gelecek için çok önemli bir veri olmayacağını düşünüyorum. Fenerbahçe karşısında önce durdurmayı düşünen bir futbol oynayan bir Galatasaray vardı. Diğer maçlarda ise önce hücumu, golü düşünen bir takım olmak durumunda. Bu da ön taraf için daha fazla opsiyonun olması gerektiği anlamına geliyor. Anadolu takımları karşısında Baros'un oynama ihtimali varken Pino'nun tek forvet olarak oynama ihtimali yok. Aslında Rijkaard sonrası Hagi ve Galatasaray'ın şu durumu Skibbe sonrası Bülent Korkmaz'ın durumuna çok benziyor. Kocaeli'den 5 yiyen takım 4 gün sonra Bordeaux karşısına çıkmış ve tur atlamıştı. Hagi de aynı şekilde güzel başlamayı, taraftarı, yönetimi tatmin etmeyi başardı. Yenilseydi kimse laf edemeyecekti, şimdiyse zaten sağlam olan kredisini artırmış oldu.

Maçta şu da net olarak görüldü ki, Tugay Kerimoğlu teknik ekipte oldukça aktif bir rol alacak. Zaten 7-8 aydır kulüpte bulunması, kulübü Hagi'den daha iyi tanıyor olması da bunu gerektiriyor. Alt yapıyı adam etmesi için göreve getirilen Tugay Kerimoğlu'nun ilk depremde bu önemli görevden alınıp üst yapıya geçirilmesi bir yönetim basiretsizliği olsa da bu Tugay'ın A Takım'da olmasının A Takım'a çok faydalı olabileceğinin önüne geçmiyor. Galatasaray'ın Tugay Kerimoğlu hususundaki en büyük avantajı son 7-8 aydır kulüpte olması değil, 7-8 sene İngiltetre'de kalmış olmasıdır. Tugay Hoca bu artısını kesinlikle takıma yansıtmalıdır, yansıtacaktır. Bir diğer nokta da Galatasaray için çok önemli olan bu maçta Emre Çolak'ın oyuna girmesi. Son dönemde Rijkaard tarafından hiç tercih edilmeyen Emre'nin bu maçta oyuna girmesi Hagi ve tabii ki Tugay Hoca'nın planlarında A2'nin yeri olduğunu gösteriyor. Sezon başından beri Tugay Kerimoğlu ile çalışan A2 Takım'ına bir mesaj olarak algılayabiliriz bu oyuncu değişikliğini. Sinan Osmanoğlu, Berkin Arslan, Musa, Cumhur gibi isimler "bir ihtimal" demişlerdir bu maçta.

Maçın hakemi benim beklentimin aksine oldukça iyi bir yönetim gösterdi. Bülent Yıldırım hiç güven vermeyen bir hakem olsa da dünkü maçın önüne hiç geçmedi. Kartlarını L.Neill'ı atmaması haricinde ölçülü kullandı, oyuncuların sinirlenmesine yol açmadı. Kısaca derbilerin nasıl yönetilmesi gerektiğini çok net bir şekilde göstermiş oldu. UEFA 2.kategoride yer alan Bülent Yıldırım'ın belki de hiç büyük turnuvalarda yer alma ihtimali yok ama bu şekilde devam eder ve kendini geliştirirse çok sayıda Avrupa maçı ve milli maç alabilir.

Arda, Kewell Baros döndükten sonra Hagi'nin alternatifleri iyiden iyiye artacak. Hagi'nin asıl şansı ise kadrodaki her oyuncunun bir şekilde Hagi'nin taktiğinde yer alabilecek olması. Rijkaard'ın taktiğinde başarılı olması mümkün olmayan Sarp, Ayhan, Barış, Cana, Misimovic gibi oyuncular vardı. Şimdi bu oyuncular da hayata döndü. Dün oynamayan alternatiflerin de gelmesiyle devre arasına kadar Hagi sistemini tamamen oturtmayı başaracaktır. Birkaç maç daha gördükten sonra bu senenin hedefini daha net ortaya koyabilecektir Galatasaray. Sabri'nin maç sonrası taraftarın çağırmasıyla gidip sevinmesi tabii hakkı. Ancak Galatasray'ın alt yapısından yetişmiş, 10 senedir bu kültürü almış bir Sabri'ye kazanamadığımız bir maçtan sonra gidip bu denli sevinmek yakışmadı.

21 Ekim 2010 Perşembe

2. HAGİ DÖNEMİ


Tam 13 gündür elimin gitmediği bloga bugün dönüyorum. Önce Milli Takım'ın Almanya - Azerbaycan maçlarında yaşadıkları ve yaşattıkları daha sonra ise Galatasaray'dan gelen öldürücü darbe. Elim gitmedi, elimin gitmemesinden de öte yazacaklarımdan, Galatasaray'ı bu kadar kötü, maalesef düşmüş durumda yazmış olacağımdan korktum. Ancak hayat devam ediyor ve bugün son zamanlarda çok sık bir şekilde yaptığımız üzere yeni bir döneme başlıyoruz. yeni hocamız hem eski futbolcumuz hem de eski teknik direktörümüz. Yine bit pazarına nur yağdı, daha önce Terim, Kalli örneklerinde olduğu üzere. Gheorghe Hagi'yi çok severim. Türkiye'ye, Türk Futbolu'na ve Galatasaray'a kazandırdıklarını hiçbir yabancı futbolcu veremedi bugüne kadar bu ülkede, bundan sonra da veremez dersem kimse bana çıkıp itiraz etmeye cesaret edemez. Hagi taraftar nazarında hep virtüöz olarak hatırlandı, teknik direktörlük dönemi istendiği gibi olmasa da, bazı sıkıntılar yaşansa da bunlar unutulacaktı ve unutuldu. Şimdi Giga 2004 yılında sıkışık durumda getirildiği gibi, yine çok sıkışık bir durumdayken tercih edildi Galatasaray'da. Hagi'yi çok sevsem, "I love you Hagi" tezahüratını milyon kere yapsam sıkılmayacak olsam da Hagi'nin Galatasaray için doğru tercih olmadığı aşikar. Şimdi şu 3 günde adı geçen teknik adam adaylarına ve en son olarak da yeni hocamız Hagi'nin durumuna ve oynatabileceği futbola bir bakalım.

Adı geçenler arasında ilk olarak Hikmet Karaman vardı. Daha 1 ay evvel Manisaspor ile anlaşmış, 0 puandayken ekibe bir hava katmış, Trabzonspor ve Beşiktaş'ı deplasmanda yenmiş bir isim. Hikmet Karaman teknik adamlık eğitimini Almanya'da almış, futbolun taktik boyutunda benim nazarımda sınıfını çoktan geçmiş bir hoca. Kafa yorduğunda yenemeyeceği takım yok Hikmet Karaman'ın, bu kadar açık. Bunları daha önce defalarca gördük, büyük takımları hem evinde hem dışarda evire çevire yenen Hikmet Karaman takımlarını. Lakin Hikmet Karaman bugüne kadar kayda değer bir başarı elde edemedi çünkü onun da her Türk teknik adamda olduğu gibi devamlılık sorunları var. Galatasaray Teknik Direktörlüğü koltuğu ona biraz bol gelirdi. Ancak Hikmet Karaman'ın Galatasaray kulübesinde başyardımcı olarak bulunması her zaman istediğim bir şey olmuştur aynı 1995 yılında olduğu gibi. Oynatacağı futbol belki olumlu, mücadeleci bir futbol olacaktı ama son 3-4 teknik adamı yiyen GS oyuncu karizması(!) birkaç maç sonra Hikmet Hoca'yı da yiyecekti.

2008 yılında adı ciddi şekilde geçen Abdullah Avcı o dönemde başta yönetim olmak üzere herkese "etiklik" dersi verince bu kez adı geçmedi. Türkiye'de şu anda kulübünde en uzun süre çalışan hoca ve rekora doğru da ilerliyor. Belediye gibi ligin en kötü kadrolarından birine her sezon daha iyi futbol oynatan bir isim, burası önemli. Galatasaray alt yapısında çalıştığı için kulübü bilen, Genç Milli Takım tecrübesi olan biri. Kısaca Galatasaray için oldukça uygun bir hoca ama şu anda değil. Bu yönetim olduğu sürece parlama ihtimali olan bir hocanın Galatasaray'a gelmesini bu saatten sonra sağ tarafı istese bile sol tarafı muhalefet eder Galatasaraylı'nın. Avcı da bir gün o koltuğa oturacak ama görünen o ki daha sağlam ve umutlu bir zamanda.

İlginçtir her hoca arayışı sırasında Türkiye'de bulunmaz hint kumaşı moduna geçirilen Lucescu'nun adı bu kez hiç geçmedi. Onun yerine yine en az onun kadar dedikodu potansiyeli olan Fatih Terim ihtimali vardı ki hoca az daha 3.kez Galatasaray'ın başına geçiyordu. Her zaman söylediğim gibi bit pazarını özellikle futbolda hiç sevmem. Sen daha önce 2 kez gönderdiğin bir adamı neden 3.kez umutla başa geçirmek isteyebilirsin ki? Luis Aragones'in 4 dönem çalıştığı A.Madrid'de hemen hiç başarı kazanamadığını da söyleyelim bu noktada örnek olarak. Fatih Terim'i ve ek olarak Hakan Şükür'ü ağabeyim gibi severim, bir ağabeyim olsa her halde bu kadar sevebilirdim diye düşünüyorum. Ama Fatih Hoca'nın bir kez daha Galatasaray'ın başına geçmesi konusunda her zaman muhalefet olacağım. Galatasaray eskiye değil her zaman yeniye daha ileriye bakan bir kulüp olmalıdır, olacaktır da. Peki Fatih Hoca şartları kabul edilseydi ve iş başı yapsaydı ne olacaktı? İlk transfer dönemi ve hatta sezon sonuna kadar takımı "hadi koçum, aslanlarım" mantığıyla götürmeye çalışacaktı. İstediği transferler yapılırsa ne ala, yapılmazsa, ki Rijkaard'da yapılmadı, yine 2004'e dönüş yaşanacaktı. Fatih Terim elinde hadi koçum taktiğiyle bütünleşecek, koşan, mücadele eden ama kazma olmayan, orta yapmayı, şut atmayı bilen adamlar olmadan başarılı olamaz. Milan'da orta yapmayı, şut atmayı çok iyi bilen ama mücadeleyi çok sevmeyen oyuncular vardı, Galatasaray'daki 2.döneminde ise ikisini birden yapamayan. Başarısız oldu tabii. Milli Takım'da, Galatasaray'da ve ardından Fiorentina'da bu kadro yapısını oturttuğundan da ciddi şekilde başarı geldi. Yani kısacası şu dönemde Fatih Terim de Galatasaray'ın ilacı değildi...

Christoph Daum da hem ülkeyi tanıması hem de sıradaki maçın Fenerbahçe olması açısından adı geçmese olmaz adaylardandı. Daum'u, Daum'un oynattığı futbolu, Daum'un konuşmalarını vs. hiç sevmem. Ama Daum'un Türkiye'yi çözdüğünü, burada bir şekilde skora yönelik futbol oynatıp başarıya ulaştığını ve ulaşacağı gerçeğini de maalesef görmezden gelemem. Eskiden taktisyen olan ve dahi lakabını alan Daum'dan artık eser kalmadı, Koch'un fiziksel olarak coşturduğu takıma mücadele ve fizik futbolu oynatıp bir şeyler yapmaya çalışıyor. on 3 takımında (FB, Köln, FB) hep böyle oynadı ve oynamaya da devam edecek. Şu aşamada saha içinden bakıldığında Galatasaray için iyi bir aday olabilirdi, hatta Hagi'den daha iyi bir adaydı ama Galatasaray gerçekleri açısından bakıldığında gelmemesi daha doğru oldu. Elinde Barış-Cana-Neill-Servet-Sabri gibi tam kafasına uygun bir oyuncu silsilesi bulacak ve belki de üst sıralara taşıyacaktı takımı ama 4-5 sıra için FB ve BJK'den ikişer kez gönderilmiş bir hocayı almaya lüzum yok.

İşin bir de Hakan Şükür boyutu yaşandı. 2008 yılında istememesine rağmen takımdan gönderilen Hakan Şükür, 2 yıldır yönetimi her türlü eleştiriyor, hatta bunun için kendine imkanlar dahi yaratıyordu. Kendisini inanılmaz sevenler bile bu duruma şaşırır olmuştu ki, yönetimin Kral'a teklif yaptığı ortaya çıktı. Açıkçası bu teklif sonrası Hakan Şükür Galatasaray'da işbaşı yapsa benim için biterdi, hatta sportif direktör olacak dendiğinde ilk anlarda başımdan aşağı kaynar sular döküldü desem yeri var. Hakan Şükür'ün bu teklifi, 2 yıldır her türlü eleştiriyi yaptığı, hatta "hadlerini bilecekler" dediği yönetimle çalışma ihtimali yoktu, olamaz da. Galatasaray aşkı ağır bastı, teklifi reddedemezdi diyenler olabilir ama o halde 2008'deki altyapının sorumluluğu, heykel tekliflerini reddetmemeliydi, reddetmezdi. Kısacası Galatasaray ve Hakan Şükür isimlerinin ayrılma ihtimali nasıl yoksa Kral'ın bu yönetimle çalışma ve çalışırsa da uyumlu çalışma ihtimali de yok. Hakan Şükür Galatasaray'ın başına bir gün elbette gelecek ama dediği üzere Wenger gibi bir teknik adamın yanına çalışarak kendini geliştirmiş olarak. Biz onun yaptığı sınırsız, sonsuz hizmetleri biliyoruz ve gelecekte kendisinden çok daha iyilerini bekliyoruz.

Bu kadar isim hatta niceleri geçti. Benim adayım, daha doğrusu hayalim MArtin O'Neill'dı, doğal olarak adı hiç geçmedi. Galatasaray'a şu anda açık ara en çok yakışacak hoca olsa da gerek takımın bu durumu gerekse bu yönetimin basiret katsayısı düşünüldüğünde O'Neill gibi oyuncu satışına kafası kızıp istifa eden bir hocanın takıma getirilme şansı yok. GSSözlük'te de bu adamın ismini ortaya attığımda yönetimi gerekçe göstererek itiraz edenler olmuş. Haklılar, bu yönetimle Mourinho gelse bile acaba diyeceğiz artık.

Frank Rijkaard dönemi bir borçlunun hayatı gibi yaşandı ve bitti Galatasaray'da. Önceleri aldığı borçla güzel hayat süren ve cicim ayları yaşayan bir insan zaman geçtikçe git gide nasıl dibe vuruyorsa, Galatasaray'da aynen bu senaryoyu yaşadı. Frank Rijkaard Galatasaray tarihinin belki de en çok destek gören hocası oldu, hala savunucuları var. Evet farklı bir sistem için geldi ve oturtamadı. Ama bu blogda her zaman belirttiğim gibi teknik adamlık refleksini sergileyemedi, çözüm üretemedi. Oynatmaya çalıştığı futbolun yakınından geçemeyecek Servet, Cana, Sarp, Ayhan, G.Zan gibi adamlarla o futbolu oynatamayacağını göremeyen bir hocanın o takımın başında kalma ihtimali ve hakkı yoktur.Frank Rijkaard her şeye rağmen kibar bir insandı umarım bundan sonra gittiği yerde başarılı olur.

G. Hagi ile ne oynayacak Galatasaray bundan sonra ya da ne oynayabilir. Bir kere Hagi içinden geçeni söyleyebilen bir adam, ikilik çıkarmaz. Dolayısıyla her oyuncunun oynama şansı var. Bu da Elano, Cana gibi oyuncuların takıma tekrar adapte olabileceği anlamın geliyor. Hagi sahada 10 numara olduğu için Elano, Misimovic, Arda, Kewell gibi oyuncuları daha iyi anlayabilir onlara istediklerini verebilir saha içinde. Defansta yine büyük sıkıntılar yaşayacak Galatasaray. Son A.Gücü maçındaki görüntünün 2 günde düzelmesine imkan yok maalesef. Galatasaray'ı 2005 yılındaki gibi baskı yapmaya, öne doğru oynamaya çalışan ama bunu yaparken geride çok fazla boşluk vermeyen bir takım olmak isterken göreceğiz önümüzdeki dönemde. Pas futbolunun çok fazla önemi olmayacak, baskı ile güç ile topu öne taşımak daha önemli hale gelecek. Yeri geldiğinde şişirme futboluna da geçebilen Hagi'nin sisteminde zaman zaman M.Batdal'ın da yeri olacağına inanıyorum ben. A Takım'a aldığı Arda ve Aydın, A Takım'da önceleri birlikte çalıştığı Sabri, Ayhan, Aykut gibi oyuncular var. Hagi'nin en büyük şansı dibe vurulmuş bir dönemde gelmiş olması. Kulübü, takımı tanıyor olması belli bir avantaj. Tugay Kerimoğlu ile çalışacak olması, Tugay'ın 7 aydır kulübün içinde olduğunu düşündüğümüzde olumlu bir nokta. Sahi Tugay yardımcı hoca olduysa alt yapı ne oldu yahu? Hagi konusunda son not; Hagi ve Tugay A.Bilbao maçında son dakikada o efsane golü yapmışlardı, yine bir şey yapabilirler mi dersek, çok çok zor ama önce Derwall sonra Hagi der ki: Galatasaray'ın adının olduğu her yerde umut vardır.

Galatasaray'ın oluğu yerde umut vardır ama bu yönetimin olduğu yerde sportif başarı umudu maalesef çok yok. Yönetimin mali, finansal ve pazarlama gibi konularda eleştirme ihtimalimiz yok, gerçekten başarılılar. Hatta Galatasaray'a bu yönlerden baktığımızda çağ atlattılar bile diyebiliriz. Ancak sportif başarı olmadığı zaman bunların önemi de azalıyor maalesef. 1992-1996 arasında görev yapan, kulübü bırakalım borcu bankada parasıyla Faruk Süren'e teslim eden Adnan Polat orijinli Alp Yalman yönetimini ele alalım. Çok iyi Galatasaraylılar dışında bu yönetimi hatırlayan olmaz. Ama kulübü bankada parasıyla alıp ciddi borca sokan Faruk Süren yönetimi bugün efsaneler arasında yerini almıştır, gerçekten de öyledir. Tabii ki sportif başarı önemli diye yönetim kalıp bütün ağırlığını oraya verecek diye bir şey yok. Hatta uzun yıllardır her dönem lafı edilen 1-2 sene PAF ile oynayalım borçları temizleyelim gerekirse tezi dahi var ve böyle bir şey olsa kimsenin laf edeceği yok. Asıl nokta büyük yatırım yapılırken başarısız olmak. Dünya çapındaki Kewell, Elano, Baros, Lincoln, Misimovic, Cana, Neill gibi oyuncuları alıp, Rijkaard'ı getirip, o paraları harcayarak nal toplamak. İşte bunu yediremiyor Galatasaray taraftarı. Aziz Yıldırım 12 senedir başkanlık yapıyor hala adam gibi yapamıyor işini. Galatasaray'ın 12 sene bu yönetimi bekleyecek zamanı yok, bunu en iyi bu yönetimin bilmesi lazım. Galatasaray'ı 3 ayda bir teknik direktör değiştiren Steaua Bükreş konumuna sokmaya kimsenin hakkı yok. Hele ki bu kulüp Adnan Polat ile tanışmadan evvel sezon ortasında hiç teknik adam göndermemişse. Rijkaard gönderilmeseydi demiyorum, önemli olan doğru seçimleri yapabilmek. Saftig ile başlayan hoca kovma modası, Kalli, Skibbe ve Rijkaard ile devam ediyor, hepsinin altında Türk Becali Adnan Polat'ın imzası var. Başkan'ı taraftarın çok sevdiğini iyi biliyorum ama futbol konusunda şu ana kadar çok kötü olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Galatasaray'ın önünde Fenerbahçe maçı var. 10 yıldır yeniliyoruz zaten, bir kez daha yenilsek kimse Hagi'ye bu durumda bir şey söylemeyecek. Ama olur da bir galibiyet gelirse bu etrafında daha güçlü bir birleşmeye yol açabilir. Ne diyelim 10'un için, hayırlısı olsun.

8 Ekim 2010 Cuma

ALMANYA - TÜRKİYE: MAÇ ÖNCESİ

NTVSpor muhtemel 11'imizi yukarıdaki gibi açıkladı. Baktığımızda kadromuzda alt yapı devresini Almanya'da tamamlamış tüm oyuncuları Hakan Balta haricinde sahaya sürmüş bir Guus Hiddink görüyoruz. Klose'nin tek forvet oynayacağını düşündüğümüzde uzun boylu sağlam Servet-Ömer defansı handikap değil. Asıl olay Klose'nin arkasındaki muhteşem 3'lünün(Mesut-Müller-Podolski) durdurulmasında başlıyor. Burada Sabri'nin sol bek olarak düşünülmesi tamamen bu 3 oyuncunun hızına cevap verebilmekle alakalı. Gökhan ve Sabri'nin hızıyla Aurelio'nun defansif katılığını harmanlamayı düşünüp bu oyuncuları engellemeyi düşünmüş Hiddink, bu rahatlıkla okunuyor. Sabri'nin hiç alışık olmadığı bir yerde oynaması ilk anda yadırganabilir ama bu mevkinin hiçbir zaman rahat gözle bakamadığımız sol bek olduğunu hatırlatmakta fayda var. Sağdan gelecek güçlü Müller-Lahm ataklarını Sabri-Hamit ile durdurmayı düşünmüş Hiddink, umarım bu senaryo tutar. Tabii 3'e 3 (Mesut,Müller,Podolski - Gökhan,Sabri,Aurelio) oyunla bu oyuncuları durdurmak hemen hemen imkansız. Aurelio'nun önünde oynayacak Emre-Nuri-Hamit ve hatta Özer'den sık sık defansif anlamda yardım alacağız. Emre-Nuri-Hamit'in hiç de zayıf olmayan defansif yönlerini düşündüğümüzde arka tarafa yardım etmelerinde problem yok. Ancak bu ekstra görev onların kendi bölgelerinde Almanya ataklarını başlatacak olan Khedira-Kroos ikilisiyle yeteri kadar uğraşmalarını engelleyebilir. Dolayısıyla, özellikle bu 3 oyuncunun maçın hiçbir anında konsantrasyonlarını kaybetmemeleri, Almanya'nın hem forvet hem de orta sahasını durdurmak olan defansif görevlerini yerine getirirken hücuma da destek vermeyi başarmaları gerek. Dünya futbolunda 2 yönlü orta sahaların öneminin arttığını artık herkes biliyor gel gelelim bizim orta sahamız oyunu 2 defansif 1 ofansif olmak üzere 3 yönlü oynamak durumunda bu akşam. Schweinsteiger'in olmadığı, Khedira-Kroos'tan oluşması beklenen Alman orta sahası beklenen direnci sağlayamayabilir. Zira Kroos, Schweinsteiger'den daha teknik olsa da koşmayı çok fazla sevmeyen, mücadele gücü yüksek olmayan bir isim. Bu da bu akşam zaten çok işi olan orta sahamızın en çok isteyeceği şey.

Ne kadar başarılı savunursak savunalım, her an gol atma ihtimali olan bir takım karşısında galip gelebilmek hatta beraberliği kaybetmemek için gol bulmalısınız. Bugün bizim gol yollarımız Nuri Şahin idaresinde Halil Altntop - Özer Hurmacı ikilisine emanet. Tanımlamak gerekirse ilk bakışta takımında oynamayan Özer, Milli Takım'da asla ilk seçenek olmayan Nuri Şahin ve Halil Altıntop... Ancak farklı bir bakış açısıyla Almanları adları gibi bilen, orada doğmuş-büyümüş, futbolu orada öğrenmiş 3 isim. Gerçi ben hala Arda Turan'dan boşalan teknik ileri uç oyuncusu kontenjanının Sercan ile giderilmesinden yanayım ama Hiddink idmanlarda bir şey görmese sadece Almanca biliyor diye Özer'i oynatmaz. Hücumda bizim bir diğer alışık olmadığımız nokta ise, Emre destekli soldan Arda orijinli hücum fonksiyon merkezimiz, yine Emre destekli ortadan Nuri orijinli duruma kaymış durumda. Hiç denemediğimiz bu sistemi ilk kez Almanya karşısında kullanacak olmamız bir handikap olabilir. Ama Milli Takım için en önemli gerçellerden biri de bu takımın dünyanın motivasyonla gidebilen takımları arasında başı çekmesi. Fatih Terim döneminde gördüğümüz bu yöntemin, Terim kadrosunu çok fazla değiştirmeyen Hiddink yönetiminde de biraz yontularak kullanılacağını, daha da ötesi işe yarayacağını düşünüyorum.

Bir de duran top konusu var tabii. Her zaman bizi zorlayan, birçok maçta yaptığımız hatalar yüzünden umduğumuzu bulamadığımız yan ve duran toplar. Daha son Belçika maçı ve Van Buyten hafızalarda. Rakipte başta Mertesacker olmak üzere, Badstuber, Klose, Müller gibi önemli duran top adamları var. Aman dikkat, bu maçta ayakta kalabilmek için duran toptan gol yememek şart. Emekliye ayrılmasa Ahtapot Paul'e danışıp İddaa'da zengin olmayı deneyebilirdik ama böyle bir şansımız kalmadı, bekleyip göreceğiz.

7 Ekim 2010 Perşembe

ALMANYA vs TÜRKİYE --- MESUT vs NURİ(?)


Euro 2012 yolunda grupta şansı en yüksek 2 takımın karşılaşması... Bunun önüne geçen, insanları çok uzun zamandır iç içe yaşayan, bünyelerinde birbirinden çok fazla iz bulunan ülkelerin karşılaşması... Maalesef milli maçlarda alışık olunmayan bu durumun dahi önüne geçen bir durum, Arda Turan'ın oynayamayacağı karşılaşma... Koskoca Almanya - Türkiye maçının dahi önüne geçen bir figür haline getirdiler Arda Turan'ı. Getirdiler diyorum zira biraz aykırı bir adam olsa da bu kadarını o bile hayal edemezdi. Takımı için Arda'dan çok daha önemli olan Schweinsteiger sakatlandı, tatavası sadece 1 gün sürdü, biz neredeyse 1 haftadır maçı değil Arda'yı tartışıyoruz. Bu Galatasaray'da olduğu gibi Milli Takım'a da zarar veren, diğer oyuncuların kendilerini figüran gibi görmesine yol açan bir durum.

Evet, Arda ve Schweinsteiger oynamayacak. Türk Milli Takımı, Almanya'nın başkentinde yarın yarı yarıya bölünecek Berlin Olimpiyat Stadı'na en az Almanya kadar ev sahibi havasında çıkacak. Avrupa'da deplsamanlarda en çok seyirci bulan Milli Takımız ve bu grupta bu her maçta böyle olacak. Almanya, Belçika, Azerbaycan, Avusturya hepsi de seyirci bulacağımız, geçmişte bulduğumuz yerler. Arda'nın olmayacağı maçta Guus Hiddink'in yaratıcılık isteyen opsiyonlarında azalma olacağı kesin. Aslında bu maçın genelinin Almanya hakimiyetinde geçmesi beklendiğini göz önüne aldığımızda bu hiç de iyi bir haber değil. Genelde savunacağımız bir karşılaşmada ön tarafta lokomotif görevi görebilecek bir oyuncunun olmaması bizim beklenenden de daha savunmacı olacağımızı düşündürüyor bana. Arda'nın yerine Nuri'nin oynayacağı haberlerini gördüm ama bunun mantığı nedir, kanattan atak oluşturan bir adamın yerine gelecek adam su katılmamış bir göbek adamı mıdır, tartışılır. Nuri, Hamit, Halil gibi Almanya'da oynayan oyuncularımızın ekstra hırslı olacaklarını düşünüp onlardan yararlanma yoluna gidebilir Hiddink. Ne olursa olsun, Mesut-Podolski-Klose-Müller'li bir hücuma karşı maçın genelinde üstün oynayamayacağımız açık. Romanya ve Belçika maçının ilk yarısındaki gibi dengeli bir kadroyu sahaya sürüp önde oynayacak oyuncularımızın formda olmasını bekleyeceğiz.

Yakın geçmişte Almanya ile 2000 Avrupa Şampiyonası Elemeleri'nde, 2005'te bir hazırlık maçında ve EURO 2008'de yarı finalde karşılaştık. 1998'de 1-0 kazandığımız maçta Almanya doğumlu 1(Tayfun Korkut) oyuncu vardı kadromuzda. 1999'da yine Berlin'de 0-0 biten maçta kadromuzda 2(Tayfun, Ü.Davala) Almanya doğumlu oyuncu vardı, Almanlar'ın kadrosundaysa Mustafa Doğan... 6 yıl sonra Atatürk Olimpiyat Stadı'nda yapılan ve Almanya doğumlu 2 oyuncumuz Halil ile Nuri'nin attığı gollerle 2-1 kazandığımız maçta tam 5 Almanya doğumlu oyuncumuz(Halil, Hamit, Nuri, Serhat Akın, Yıldıray) kadrodaydı. EURO 2008'de 2 Almanya doğumlu(Hamit, Hakan Balta) isim kadromuzdaydı ve Almanya'ya karşı yarı finalde oynadılar. Almanya'nın göçmenlere bakış açısını değiştirmesinden sonra artık onlar da A ve Genç Milli Takımlarında Türk oyunculara yer veriyorlar. Mustafa Doğan bunun ilk örneğiydi, günümüze yakın olanlar ise Malik Fathi, Serdar Taşçı ve Mesut Özil. Genç Takımlar'da oynamış ve hala Türk Milli Takımı'nı seçme ihtimali bulunan Taner Yalçın, Ömer Toprak, Cenk Tosun, İlkay Gündoğan, Mehmet Ekici, Deniz Naki gibi oldukça potansiyelli oyuncularımız da mevcut Almanya'da. Tabii Mesut Özil'e ayrı bir parantez açmak lazım, son dönemde dünya çapında bir oyuncu oldu. Ben maçta oynamayacağını düşünüyordum ama son açıklamaları maçı iple çektiği yönünde. Son anda sakatlanırsa(!) şaşırmam. Umarım istediklerini yapamaz.

Açıkçası futbol anlamında birbirine geçmiş 2 ülkenin mücadelesi olacak yarın. Her turnuvaya giden ve genelde başarılı olan, inanılmaz bir genç jenerasyonu yakalayan Almanya karşısında kazanmayı çok istiyorum, istiyoruz... Güvencemiz, geldiğinden beri en az olumlu işleri kadar garip işler de yapan Guus Hiddink ve tabii ki 35-40 bin taraftarımız... Ne diyelim, rastgele...

FUTBOLUN YENİ ADRESİ: transfermarkt.com.tr


Yarınki Almanya - Türkiye maçıyla birlikte muhteşem bir yenilik Türk futbolseverleri bekliyor. Futbol denince dünyada akla gelen ilk web sitelerinden olan Alman "transfermarkt.de" bu maçla birlikte Türkçe olarak da hizmet verecek. 150,000'den fazla oyuncu, 20,000 civarında da takımı veritabanında bulunduran, takımların 15-20 yıl önceki transferlerini yaklaşık fiyatlarıyla bulabildiğimiz transfermarkt'ın Türkçe olması Almanca veya İngilizcesi olmayan vatandaşlarımızın da bu engin veritabanından faydalanmasını sağlayacak. Sitenin şefi Matthias Siedel, Türkiye'nin futbol pazarında artan rolünden dem vurmuş bu yeniliği açıklarken. Almanya'da bulunan 4 milyona yakın Türk'ün de payı vardır elbette bu yeni düşüncenin temelinde. Hem büyük hayranı olduğum ve hergün en az 3-4 kez işimin düştüğü bu eşsiz sitenin Türkçeleştirilmesi hem de Türkiye pazarının yurt dışında Türkçe'yi ekletecek kadar ilgi çekiyor olması çok önemli. Artık tarayıcının en çok ziyaret edilenler kısmında transfermarkt.de veya transfermarkt.co.uk değil "transfermarkt.com.tr" yazacak.

6 Ekim 2010 Çarşamba

BÜLENT UYGUN YOLDA!!!


Herkesin sonunu bildiği ama buna rağmen çatır çatır oynanan "Bülent Eskişehir'de" filminde beklenen oldu. Sezon başından bu yana Gaziantepspor ve Bucaspor ile sözleşme imzalayan Bülent Uygun, lig başlayalı sadece 2 ay olmasına rağmen 3.takımının başına geçti. Tamam, Bülent Uygun'a çok gıcık olan ve sayıları asla azımsanmayacak bir tayfa vardı. Bülent Hoca'nın birtakım garip hal ve hareketleri de olmadı değil, ona da eyvallah. Ama arkadaş, bu kadar da beklemiyordu hiçkimse. Gaziantepsor'dan olaylı bir şekilde ayrıldıktan sonra fellik fellik takım ararken sana kucak açanları, Es-Es'in başına geçebilmek için bir anda yarı yolda bırakmak, açıkçası altında bilinmeyen sebepler yoksa vicdanlı birinin yapabileceği bir şey değil.

Ne yaptı Bülent Uygun da en az kendisini seven kadar hatta daha fazla kendisine söven adam biriktirdi, öncelikle buna bir bakalım. Sivasspor'da menajer olarak başladığı futbol sonrası yaşamına sıkışık bir durumdan da istifade ederek yine aynı takımda teknik direktör olarak devam etti. Şimdi Allah'ı var, Sivasspor'u en az 5 gömlek üste taşıdı. Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor ile yaptığına ondan 1 ve 2 sene önce Bülent Uygun Sivasspor ile çok yaklaştı ve bu yaptığıyla Ertuğrul Sağlam'ınki kadar büyük bir başarısı vardır gözümde. Ancak o başarıdan sonra sürekliliği sağlayamadı ve Sivas yönetimi de kendisine destek vermeyince oradan ayrıldı. Sivas'ta şampiyonluk yolundaki davranışları ve hareketleriyle çok antipati toplamıştı Bülent Uygun. Bu sene başında Antep ile yaşananlar ardından Buca'ya gidip sıfırdan takım kurması, herkesin ona güvenmesi ve işler çok ters gitmediği müddetçe en az 2-3 yıllık kredisi olacağı bir yerden, kendi kurduğu ve büyüteceği takımdan, kendince daha iyi olduğunu düşündüğü bir takımı bulunca hemen ayrıldı. Tamam kendisini olmadığı mertebede gören bir adam olabilir ama bu, başarılı olduğunun önüne geçmemeli-ydi. Bülent Uygun, Buca'da olmuş, Eskişehir'de olmuş bu saatten sonra bir önemi yok benim için, hani Cüneyt Arkın'dan dayak yiyen ha Danyal Topatan olmuş ha Cevdet Özalaş, o kadar. Danyal Topatan biraz fazla önemli mi kaçtı yoksa?

5 Ekim 2010 Salı

FM 2011 GELİYOR


Yeni bir FM dönemi daha yaklaşıyor. FM 2011'in 5 Kasım'da piyasaya sürüleceği daha önce SI tarafından deklare edilmişti. Büyük buluşmaya bugün itibariyle tam 1 ay kaldı ve ben de hem sıkı bir FM'ci hem de Türkiye Araştırma Ekibi'nin bir parçası olarak oyundan beklentilerimi, oyunla ilgili açıklananları bloga taşımaya karar verdim. İlk olarak, oyun çıkmadan genellikle 2 aşama olarak yapılan Türkiye Araştırması bu sene tek aşama olarak yapıldı, tabii ki diğer yamalar için önümüzdeki dönemlerde oyuncular üzerindeki güncellemeler ve data araştırmaları tüm hızıyla devam edecek. SI'dan açıkladığı haberler, FM'yi Türkçe isteyenler için müjde niteliğinde. Şu andaki görüntüye göre FM 2012'de Türkçe de bulunacak. FM 2012'ye daha çok var diyenler çıkabilir ama bu dil tartışmasının hemen hemen 8-10 senedir yapıldığını düşünürsek ekstra 1 senenin çok da fazla olmadığını söyleyebilirim. Tabii oyun Türkçe olunca Türkiye'deki talep artacağından oyunun fiyatı da hatırı sayılır miktarda düşecektir. Bu seneki fiyatlara bakarsak, daha yeni açıklanan ön sipariş fiyatının 69.99TL olduğunu görüyoruz ve bu geçmiş senelere oranla oldukça iyi bir fiyat. Oyunu almayı düşünen arkadaşlar bu fiyatı kaçırmasın zira piyasaya çıkma vakti yaklaştıkça oyunun fiyatı da artacak doğal olarak.

SI'ın oyuna bu sene yansıtacağı yeniliklere göz atacak olursak, şu anda oyunu en çekici kılan 3 boyutlu görüntülerin üzerine gidildi. Artık daha gerçekçi stadyum görüntülerine, daha gerçekçi oyuncu hareketlerine vs. sahip olacağız. Bir diğer önemli özellik ise liglerin reputasyon dediğimiz tanınırlık katsayısının bundan böyle değişebilecek olması. Örneğin şu anda Avrupa'nın orta kalite ligleri arasında yer alan Belçika Ligi, sizin Standard Liege'i alıp büyük başarılar yaşamanız ve Anderlecht, Genk gibi kulüplerin de size biraz eşlik etmesi halinde Avrupa'nın en önemli ligleri arasına girebilecek. Bu da futbolcuların bu lige ve ülkeye bakış açısını değiştirecek, Belçika'ya daha kolay gitmelerini sağlayacak. Yani C.Ronaldo'yu 3 sezon sonra Galatasaray'da görürsek şaşırmayalım. Bir diğer önemli gelişme de oyuncularla kurulan iletişimde oldu. Artık oyuncularla ve basınla daha fazla hususta iletişime geçilebilecek. Oyuncuyu övme, kötü oynarsa kadro dışı kalabileceğini belirtme, transfer esnasında menajerlerle muhatap olma gibi oyunu gerçekçi kılabilecek pek çok detay düşünülmüş durumda. Her ne kadar yıllardır olmasını beklediğim menajerin de oyuncular gibi kulübede yer alması konusunda bu oyun için de şüphelerim olsa da, FM 2011 bizi yine saatlerce monitöre bağlayacak bir oyun olacakmışçasına gümbür gümbür geliyor.

FM 2011 ile ilgili daha detaylı bilgiyi forum.turksportal.net'in FM 11 bölümünde bulabilirsiniz...

3 Ekim 2010 Pazar

BİR MEHMET TOPAL ANALİZİ


Mehmet Topal yaz aylarında 5.5 milyon avroya Valencia'ya satıldığında mutsuz görünen Galatasaraylı hemen hemen yok gibiydi. Hele ki yerine uzun yıllar Fransa ve İngiltere'de oynamasına, kaptanlık yapmasına rağmen Türk futbolseverin FM'den tanıdığı Lorik Cana alınınca Topal ülkesinde bir anda unutuluverdi. Hatta o denli unutuldu ki, onu Amerika kampına götüren Guus Hiddink bile Milli Takım'a çağırmamaya başladı. Ancak Mehmet Topal bu unutkanlara Valencia'da oynadığı futbolla kendisini tekrar hatırlatmaya başladı. 2007 - 2008 sezonunda Linderoth'un sakatlanmasıyla ön plana çıkan ve yükselişini EURO 2008'de de sürdüren Mehmet Topal 2008 - 2010 arası süreçte taraftarın gözünde nasıl normal hatta vasat bir oyuncuya dönüştü, önce buna bakalım. Feldkamp döneminde kontrollü ve mücadeleci futbol oynayan Galatasaray'da Lincoln gibi bir oyuncunun olması arkasında top kapan, koşan, mücadele eden, yüksek tempoda oynaması gerekli olmayan ve ayağındaki topu en yakınındaki takım arkadaşına vermeyi gerektiren bir kesici orta saha gerektiriyordu. Bu rolde oynayan Mehmet Topal'ın fiziksel özelliklerini de düşündüğümüzde başarısız olma ihtimali neredeyse yok denecek kadar azdı ve oldukça başarılı oldu. Skibbe döneminde daha akıcı, hızlı tempoda oynamaya çalışan ve Feldkamp dönemine göre daha çok pas yapan bir taktik düzeni geldi. Mehmet Topal gibi tekniği çok üst seviyede olmayan bir oyuncu bu pas trafiğinde eski performansını yakalayamadı haklı olarak. Mehmet'ten ters toplarla 60-70 metredeki adamı görmesini beklerseniz, zaten başarılı olamaz. Skibbe'den sonra Bülent Korkmaz döneminde biraz kendini toparlar gibi oldu zira Feldkamp ile Skibbe arasında bir taktik vardı o dönemde. Ancak Rijkaard'ın gelişi Mehmet Topal ve takımdaki birçok isim için çok kötü bir haberdi. Şu an hala takımda olan bazı oyuncular gibi Mehmet de Skibbe'den bile daha fazla pas yapmayı, oyunu geriden kurmayı gerektiren, özellikle defans ve orta sahadaki oyuncular üzerine çok yük bindiren bu taktiğe alışamadı. 2008'de kendisini meşhur eden kaptığı toplar görülmez oldu, yaptığı pas hataları ön plana çıktı diğer arkadaşları gibi.

Yani 2-3 yıl için yaptığımız bu özetten anlaşılacağı gibi Mehmet Topal'ın kendisine uygun olan, başarılı olabileceği bir sistemi benimsemiş bir takıma gitmesi gerekiyordu. Yeniden yapılanma içinde olan Valencia'ya gitti. Aslında bundan 2-3 sene evvel gitse oynayamayacağı bir takım olan Valencia, yıldızlarını gönderip yeni bir takım kurma kararı alınca Mehmet için de uygun bir takım haline geldi. Orada şu anda 4'lü defansın önündeki kesici orta saha rolünde oynuyor. Aldığı topları çok fazla macera aramadan takım arkadaşlarına veriyor, yeri geldiğinde savunmayı kalabalıklaştırıyor. Lüzümlu lüzumsuz şut atmama konusunda da direktif almış olmalı ki, Galatasaray'da çok yaptığı bu işi Valencia'da kolay kolay denemiyor. Duran toplarda Galatasaray'da hep hızlı savunmacı olarak geride bırakılırdı ama Valencia'da genelde rakip ceza sahasında. Hatta Valencia'da attığı tek gol de bir duran topta geldi.

İşin en önemli boyutu ise Mehmet şu anda kadar Valencia ile 5 maça çıktı. Son 3 dakikada oyuna girdiği Manchester maçını es geçersek, ilk 11 başladığı ve 90 dakika sahada kaldığı diğer 4 karşılaşmayı Valencia kazanmayı başardı. Mehmet Topal, Valencia'nın bu sezon puan kaybettiği 2 karşılaşmanın(2'si de iç sahada) birinde hiç oynamadı, birinde de son 3 dakika için dahil oldu. Bu notlar dahi şu anda orta sahanın en önemli mevki konumuna geldiği dünya futbolunda Mehmet'in Valencia için önemini gösteriyor. Benim beklediğimden çok daha iyi bir başlangıç yaptı Mehmet Topal, umarım daha da geliştirerek devam eder ve şu anda düşünülmediği Milli Takım'a faydalı olur.

BOLU'DAYDIK --- BOLUSPOR 1-1 D.BAKIRSPOR


Boluspor - Diyarbakırspor maçı için Bolu yollarındaydık bugün. Bir önceki Bank Asya yazımda da belirttiğim üzere Boluspor bu sezon bu ligin en iddialı takımlarından. Babası Boluspor'da yönetici olan arkadaşımız da olunca, dedik ki gidelim, yerinde görelim Levent Eriş hocamızın takımını. Bolu'ya ilk defa gittiğim için arada şehire de değinmek gerek. Bir kere şehre girer girmez İzzet Baysal karşılıyor sizi büyükçe bir tabelada. Bolu'da bir halk kahramanı olduğunu anlamam için 1 gün fazlasıyla yetti. Üniversite yaptırmış, liseler yaptırmış, ilkokullar yaptırmış yetmemiş hastaneler ve daha nicelerini yapmış yaptırmış İzzet Baysal. Bolu'ya hayat vermiş diyebiliriz, toprağı bol olsun! Bolu 120,000 nüfuslu küçük, şirin bir Anadolu şehri. Maç öncesi gezmemiz çok uzun sürmedi, yalnız gideceklere tavsiyem; Hırka, yelek ceket gibilerinden bir şey almadan Bolu'ya gitmeyin.

Maç için VIP'te yerimizi aldık, yalan yok maç öncesi kadroların ele gelmesi de ayrı bir keyif veriyor insana. Oyuncuları genel olarak tanıyoruz ama bilmediğimiz kişiler için "o kimdi, şu adamın adı neydi" demeye gerek kalmıyor. Boluspor "O sene bu sene" sloganıyla başladığı sezonda her maça çok önem veriyor. Bunu özellikle yöneticilerden ve yakınlarından anlamak mümkün, yani bu sene Bolulular için ehemmiyetli ve bir o kadar da stresli. Belki de bu stres altında maça çok iyi başlayamadı Boluspor. Diyarbakırspor ilk dakikalarda özellikle oldukça kıvrak olan GS altyapısı çıkışlı Onur Çubukçu ile Boluspor'u zorladı. Daha sonraki dakikalarda Boluspor beklendiği gibi üstünlüğü ele aldı. Süratli oyuncusu Ferhat Kiraz ile rakip savunma elemanları Suat Usta ve Tufan Esin'in yavaşlığından faydalanmaya çalıştı, aslında belli oranda başarılı da oldu. 30.dakikadan sonra ise oyunun temposu iyice düştü. Bunda Diyarbakırspor'un hücumu düşünmesini sağlayacak kalibrede oyuncularının olmaması ve Bolu forvetleri Burak ile Yaser'in Boluspor'un oyunu rakip sahaya yıkmasını sağlayacak performanstan uzak olmasının payı büyüktü. Bu devrede Boluspor dirençli orta sahasıyla Diyar ise iyi pozisyon alan ve boş alan bırakmayan savunmasıyla öne çıktı.

Devre arasında formsuz Yaser'in yerine bir Caner Ağca değişikliği olabilir diye düşünmüştük ki aynı şeyi Levent Hoca'nın da düşünmüş olduğunu gördük. Bu değişiklikte orta saha ile ileri ucun bağlantısını sağlama düşüncesi ön plandaydı zira ilk yarıda orta sahanın Yaser-Burak ile irtibatı oldukça düşük seviyede kalmıştı.Değişiklik doğru mantıkla yapılsa da Caner de bu probleme çare olamadı. Aslında bu noktada eksiklik tribünde simit yiyen Fabiano'nun sakat olmasından kaynaklandı. Onun ve Ferhat Kiraz'ın kanatlardan taşıdığı toplarla tehlikeli olan Boluspor bu maçta tek kanatlı kuş gibi kalınca sağlam savunma yapan Diyarbakırspor karşısında etkili olamadı. Orta saha direnci de ilk yarıya oranla düşünce D.Bakırspor zaman zaman kontra atak fırsatları buldu. Hakem Mürvet Sezer'in çok tartışmalı verdiği penaltı kararıyla golü de atan Diyarbakırspor bu golden sonra iyiden iyiye geriye yaslandı. Diyarlı oyuncular sürekli zaman çalmak amacıyla yere yattılar, elbette bunların bir kısmı doğruydu ama bu kadar çok yatmak da fair-play'a hiç yakışmadı. Maçın sonunda tamamen doldur-boşalta dönen Boluspor bu çok da bilinçli olmayan baskısında 90 dakikada yapamadığını yaptı ve golü buldu. Maçın son anlarında ortamın gerilmesi istenmeyen ama olmasını beklediğim bir şeydi zira Diyarbakırsporluların sürekli yatması başta tribünler olmak üzere sahadaki Bolusporluların da sinirlerini gerdi. Orada 2 kırmızı kart çıkmasına şaşırmamalı...

Boluspor hakemin yönetminden hiç memnun kalmadığı bir maçta iç sahadaki ilk puanlarını kaybetti. Boluspor'un en büyük eksiği orta saha ile hücumun bağlantısını sağlayacak top tekniği yüksek bir oyuncu gibi göründü bana. Manisaspor döneminde Sezer Öztürk ile bu işi iyi yapan Levent Hoca'nın devre arasında bu eksiği giderme şansı olur mu bilemiyorum ama giderebilirlerse Bolu halkı semeresini fazlasıyla alacaktır.Bank Asya'nın TRT'ye geçmesi çok iyi oldu, artık herkes bu çekişmeli ligi daha rahat takip edebilecek lakin bu, tribünlerin boşalmasına yol açmamalı. TRT o maçı Bolu'ya gidemeyecek futbolseverler için yayınlıyor, her daim maça giden Bolulular maçı evlerinde seyretsin diye değil. Bir diğer değinmek istediğim nokta da Hıncal Uluç'un Hiddink'i Bank Asya'ya gitmediği için eleştirmesi. soru Hıncal Uluç en son ne zaman Bank Asya maçı izlemiş? Diğer gerçek ise ne yazık ki Bank Asya'da A Milli Takımı zorlayabilecek bir oyuncu yok, bu ligi U21 ve diğer Genç Milli Takım hocalarının takiplemesi çok daha doğru olacaktır.

2 Ekim 2010 Cumartesi

KARABÜK 2-1 GALATASARAY --- AYNI PLAK


Geçen hafta üst üste 4.galibiyetten sonraki yazıda değindiğim üzere Galatasaray'ın bu sezonki her maçı her türlü skorla bitebilir, şaşırmamak gerek. Şaşırma duygusunu çok rahat bırakabiliyor insan bazı şeyleri kanıksadıktan sonra, peki ya üzülmek... Galatasaray'ı seven, sürekli takip eden insanların yenilgiye üzülmeme hatta kahrolmama ihtimali yok. Aslında sahadakiler bunu anlayabilse Galatasaray'ın yenilme ihtimali de en fazla Galatasaray sevdalılarının yenilgiye üzülmeme ihtimali kadar olacak ama son dönemlerde bu duyguyu bırakalım sahaya yansıtmayı, taraftara en ufak derecede hissettiremediler bile. 7 maçta 4 galibiyet 3 yenilgi, utanç verici bir durum. Baros, Arda ve Sabri takımda olmayınca ligin ancak orta sıralarına oynayabilecek bir takım çıkıyor karşımıza. Son GS yazısında da dediğim gibi evet bu takım bazılarının "total" dediği pasa dayalı göze hoş gelen lüks futbolu oynayacak kalibrede olmayabilir lakin bu takımla bu hallere düşüyorsanız da nerelerde hata yapıdığını oturup ciddi olarak düşünmek gerekiyor.

Galatasaray o kadar kötüydü ki, Galatasaray'dan çok daha kötü olan hakeme ancak sıra geliyor. Maça Aytekin Durmaz'ın verildiğini öğrenince bir garip olmuştum lakin bu kadarını da ummuyordum. Daha 40.saniyede uyurduğu penaltı oyunu tamamen bozdu. Yenen 2.golden önceki pozisyonun da faulle alakası yok. Tamam, hakemin kararlarından bağımsız olarak eleştiriyi sonuna kadar hak eden oyuncuları ve teknik heyeti eleştiriyoruz ama bu, rezil hakem faktörünü de görmezden gelmeme sebep olamaz. Verdiği kartlar, çaldığı düdükler genelde hatalı olan, ilk dakikadaki penaltıdan sonra tarafları dengelemeye çalışan, diğer yandan da abuk subuk işler yapan bir hakem izledik. Süper Lig'in bu sezon açık ara en kötü performansıydı, bu cümle yeterli sanırım.

Sahada özellikle ilk yarıda varlığıyla yokluğu ayırt edilemeyen bir Galatasaray mevcuttu. Pas yapamayan, oyun kuramayan, topla oynama yeteneği zaten sınırlı olan ve bunların üstüne yetmezmiş gibi maça 2-0 geride başlayan bir takımdan söz ediyoruz. İşin garip tarafı 2-0'dan sonra dahi oyunun hakimi Karabükspor'du. Zaten işi çığrından çıkaran nokta da tam burası. 2-0 gerideyken dahi Karabük gibi bir takıma karşı baskı koyamayan ve pozisyon veren bir Galatasaray olması acayiplikte son nokta. Bir de hala atak yerken bu ataklara siper olabilecek tek adamı, o dakikaya kadar Galatasaray'da savaşan tek adamı oyundan çıkaran bir teknik adam var kulübede. O değişikliği gördükten sonra Galatasaraylıların umudu yarı yarıya azalmıştır. İlk yarının son 10-15 dakikası maç çok gol kokar hale geldi ama gole daha yakın olan taraf yine Karabükspor'du. Karabükspor adına özellikle ilk yarıdaki Cernat - Emenike faktörüne değinmemek olmaz. Geriye çok fazla yaslanmadan savunmayı çok sağlam tuttular ve bu ikiliyle de Galatasaray'ı oldukça zorladılar.

2.yarıya bu kez A.Turan-Neill değişikliğiyle başlandı ki biraz sonra Neill'ın sıkıntısı olduğu haberi gelmese Rijkaard'ın kayışı kopardığına emin olacaktı herkes. Emenike kafaya çıktığında arkasında bakakalan ve kafa toplarında iyi olduğuyla övünen Gökhan Zan ile her hareketi faul olan Ali Turan'dan oluşan bir savunma... Allah bir daha göstermesin!!! İşin garip noktası ligin başında Aykut - Sabri - Balta - Neill- Servet olan Galatasaray savunması bu maçın 2. yarısıyla birlikte Ufuk - Serkan - Insua - Ali - Gökhan'a dönüştü ki 5 adamın hepsinin birden değişmesi zaten birçok şeyi ortaya koyuyor. Galataaray'a uzun topu yasaklayan Rijkaard daha 52.dakikada defanstan uzun topla çıkmalarını işaret ediyordu oyunculara. İnşallah, birtakım şeyleri anlamıştır da daha derli toplu bir taktiğe döner diyeceğim ama çok zor. Bir diğer güzel nokta ise hekemin 1.dakikada uydurduğu penaltı pozisyonundan sonra Galatasaray rakip ceza sahasında biraz karambol oluşturabilse kesin bir penaltısı vardı lakin bunu dahi yapamadık. Sabri'nin oyuna girdiği dakikadan sonra biraz hareketlendik ama nafile. Mantıklı bir oyuncu değişikliği dahi takımı hareketlendirebiliyorken orada bunları yapamayan bir teknik adamın oturması kadar acı veren bir şey daha yok arkadaşım, yok.

Sonuç olarak Galatasaray'ın işi hep söylediğim gibi bu düzenle çok zor. İşlerin yolunda olmadığı Servet olayıyla zaten belli olmuştu. Olayın komedi tarafı Rijkaard maçtan sonra Milli Takım'a sakladık Servet'i gibisinden konuştu. "Sen onu git babana anlat" diyeceğim ama babası vefat etmiş hocanın. Ne diyelim Allah rahmet eylesin!!!